Çiftçiler para kazanamıyor palavrası
Türkiye’de tarım konuşulurken yıllardır değişmeyen bir cümle var: “Çiftçi para kazanamıyor.” Arkasından bildik cümleler sıralanıyor: Çiftçi borçlu, köylü toprağını terk ediyor, köyler boşalıyor, üretici traktörünü satıyor, tarım bitiyor...
Elbette tarımda sorun var. Girdi maliyetleri yüksek. Finansmana erişim zor. Bazı ürünlerde fiyat-maliyet dengesi bozuluyor. Küçük işletmeler ölçek sorunu yaşıyor. Kuraklık, savaşlar, don, dolu, hastalık, pazar problemi üreticinin kapısını çalıyor. Bunları inkâr etmek tarımı bilmemektir.
Ama buradan hareketle “Türkiye’de çiftçi para kazanamıyor” diye bütün sektörü tek cümleyle mahkûm etmek de tarımı bilmemektir. Hatta daha ileri gideyim: “Çiftçi para kazanamıyor” genellemesi, bugün tarım sektörüne yapılan en büyük haksızlıklardan biridir. Çünkü çiftçi kazanıyor. Mesele; hangi çiftçinin, hangi üründe, hangi ölçekte, hangi maliyetle ve ne kadar kazandığıdır.
BEŞ İNEĞİ OLAN DA ÜRETİCİ, BİN BAŞ HAYVANI OLAN DA...
Tarım politikalarındaki ve kamuoyundaki temel yanlışlarımızdan biri burada başlıyor. Beş ineği olanla 1.000 başlık işletmeyi aynı “üretici” başlığı altında değerlendiriyoruz. 50 dekar kıraç arazide buğday yetiştiren çiftçiyle binlerce dekar arazi işleyen çiftçiyi aynı ekonomik denklem içerisine koyuyoruz. Geçimini birkaç dönüm bahçeden sağlayan üreticiyle modern sulama sistemine, depoya, makine parkına ve güçlü pazarlama ağına sahip işletmeyi aynı kefeye koyuyoruz. Sonra ortalama rakamların üzerinden bütün tarım sektörü hakkında hüküm veriyoruz. Olmaz!
Tarımda artık “çiftçi, üretici” kelimesinin altını ekonomik ölçeğe göre doldurmak zorundayız. Mikro aile işletmesi başka, küçük işletme başka, orta ölçekli ticari işletme başka, büyük tarımsal işletme başka değerlendirilmelidir. Destekleme modeli de finansman modeli de sigorta sistemi de yatırım teşvikleri de buna göre şekillenmelidir. Çünkü aynı reçeteyi herkese yazarsanız hastayı tedavi edemezsiniz. Tedavi, doğru tanı ile mümkündür.Kazanmamak başka, kazandığını koruyamamak başka… Meselenin üzerinde pek durulmayan başka bir tarafı daha var: finansal okuryazarlık. Çiftçinin sadece üretim yapmayı değil, ürettiği ekonomik değeri yönetmeyi de öğrenmesi gerekiyor.
Enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde nominal kazançla reel kazanç birbirine karıştırılıyor. Üretici ürünü sattığında eline geçen paraya bakıyor; fakat aynı sermayeyle gelecek üretim döneminde aynı miktarda gübre, mazot, tohum, yem veya hayvan alıp alamayacağını yeterince hesaplamıyorsa kazanç hızla eriyor. Dolayısıyla bazen problem para kazanamamak değil, kazanılan paranın değerini koruyamamak oluyor. Tarımda bundan sonra yalnızca dekara verimi değil, dekara net kârı konuşmak zorundayız. Sadece “kaç ton ürün aldın?” diye değil; “Bu ürünü kaça mal ettin, kaça sattın ve cebinde reel olarak ne kaldı?” diye sormalıyız. Çiftçiye sadece üretim tekniği değil; maliyet hesabı, nakit akışı, yatırım planlaması, borç yönetimi, enflasyon muhasebesi, pazarlama ve finansal okuryazarlık da öğretilmelidir.
TARLADA BAŞKA, EKRANLARDA BAŞKA BİR TÜRKİYE VAR
Bir de işin algı tarafı bulunuyor. Televizyon ekranlarına, sosyal medyaya ve bazı siyasi açıklamalara bakarsanız Türk çiftçisi traktörünü satmış, köyünü terk etmiş, üretimden çekilmiş, tarım sektörü de kapısına kilit vurmak üzere...
Sonra sahaya çıkıyorsunuz. Modern traktörleri, biçerdöverleri, ekipmanları, yeni yatırımları, büyük hayvancılık işletmelerini görüyorsunuz. Birçok tarım bölgesinde üreticinin kullandığı araç ve makine parkına baktığınızda anlatılan tabloyla sahadaki tablo arasında ciddi bir fark olduğunu fark ediyorsunuz. Traktörlere, arazi araçlarına ve benzeri araçların kırsalda yaygınlığını görmek için de çok büyük araştırmalar yapmaya gerek yok. Elbette bunlar “her çiftçi zengin” demek değildir. Fakat “çiftçi para kazanamıyor” iddiasının da tek başına ekonomik analiz olmadığını gösterir. Asıl soru şudur: Hangi çiftçi kazanıyor, hangisi kazanamıyor ve neden? İşte tarım politikası bu sorunun cevabını bulmalıdır. Özellikle kuru tarım yapan, arazi büyüklüğü düşük, makine maliyetini yeterli üretim alanına yayamayan küçük çiftçinin işi gerçekten zor. 50-100 dekarla çalışan bir üreticinin traktöründen ekipmanına kadar sabit maliyetlerini ürün üzerine dağıtmasıyla 2.000-3.000 dekar işleyen işletmenin maliyet yapısı aynı olabilir mi? Olamaz. Hayvancılıkta da durum farklı değil. Ölçek ekonomisini hesaba katmadan yapılan “çiftçi kazanıyor-kazanmıyor” tartışması eksiktir.
Bu nedenle küçük çiftçinin yaşadığı gerçek problemi alıp sektörün tamamını kapsayacak şekilde bahsetmek ne kadar yanlışsa, büyük ve orta ölçekli işletmelerin durumuna bakıp küçük üreticinin sorunlarını yok saymak da o kadar yanlıştır. Tarımın ihtiyacı slogan değil, sınıflandırılmış ekonomik analizdir.
ÇİFTÇİYİ SİYASETİN MALZEMESİ YAPMAYIN
Muhalefetin iktidarı eleştirmesi demokrasinin gereğidir. Tarım politikalarının eleştirilmesi de son derece doğaldır. Ancak çiftçiyi sürekli “borçlu, perişan, çaresiz, üretimden kaçan” bir toplumsal kesim olarak tarif etmek çiftçiye iyilik değildir. Çünkü bu dil zamanla mesleğin itibarını da aşındırıyor. Genç bir insan yıllarca televizyondan, gazeteden ve sosyal medyadan “tarımda para yok, çiftçilik bitti, köyde gelecek yok” cümlelerini duyarsa neden çiftçi olmak istesin? Bankacı olmak başarı, mühendis olmak başarı, sanayici olmak başarı ama tarımdan para kazanmak sanki ayıpmış gibi bir psikoloji oluşturuyoruz. Sonra da soruyoruz: “Gençler neden tarımda kalmıyor?” Belki de önce tarım hakkında nasıl konuştuğumuza bakmalıyız. Eleştiri yapalım. Yanlışı söyleyelim. Üreticinin hakkını sonuna kadar savunalım. Ama çiftçiyi acizleştirmeyelim. Çiftçinin ihtiyacı acınmak değil; doğru politikalarla güçlendirilmek ve emeğinin karşılığını almaktır. Asıl mesele kâr marjının daralmasıdır Bugünkü problemi doğru tarif edelim.
Bana göre temel mesele çiftçinin hiçbir şekilde para kazanamaması değil, birçok üretim kolunda geçmişe göre kâr marjlarının daralmasıdır. Mazot, gübre, yem, tohum, ilaç, enerji, işçilik, finansman ve makine maliyetleri yükselirken üretici fiyatı aynı hızda hareket etmediğinde doğal olarak kârlılık azalıyor. Buna kuraklık ve verim kaybı eklendiğinde özellikle küçük üreticinin hesabı bozuluyor. İşte tartışmamız gereken budur. Çünkü yanlış teşhis koyarsanız doğru politika üretemezsiniz. “Bütün çiftçiler para kazanamıyor” demek teşhis değildir. Hangi bölgede? Hangi üründe? Hangi işletme büyüklüğünde? Sulu mu, kuru mu? Öz sermayeyle mi, krediyle mi? Dekara maliyet ne? Verim ne? Satış fiyatı ne? Net işletme geliri ne? Bu soruların cevabını vermeden yapılan tartışma ekonomi değil, slogandır.
BAKANLIK KIRSAL KALKINMADA YENİ BİR HİKÂYE YAZMALI
Burada Tarım ve Orman Bakanlığına da önemli bir görev düşüyor. Türkiye’nin kırsal kalkınmada artık yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Yaklaşık 20 yıldır farklı isimlerle genç çiftçi, küçükbaş, büyükbaş, makine-ekipman, yatırım hibeleri, TKDK-IPARD destekleri, yüzde 50, yüzde 70, yüzde 80 hibeler konuşuyoruz. Elbette bunların önemli katkıları oldu. Binlerce yatırım yapıldı, işletmeler modernleşti, kırsala sermaye taşındı. Fakat artık şu soruyu sormamız gerekiyor: Yirmi yılın sonunda kırsal nüfusu ne kadar tutabildik? Gençleri tarımda ne kadar tutabildik? İşletme ölçeklerini ne kadar ekonomik hâle getirdik? Verdiğimiz desteğin üretici gelirine ve sürdürülebilirliğe etkisi ne oldu?
Destek vermekle kalkınma aynı şey değildir. Hibe vermekle kırsalda hayat kurmak da aynı şey değildir. Bu nedenle Bakanlık geçmiş desteklerin kapsamlı etki analizini yapmalı ve gerekiyorsa eski hikâyeyi elinin tersiyle bir kenara bırakıp yepyeni bir kırsal kalkınma modeli oluşturmalıdır. Yeni modelin merkezinde sadece ahır, traktör veya makine olmamalı; insan olmalıdır. Genç kırsalda neden yaşasın? Eşi neden orada yaşamak istesin? Çocuğu hangi okulda okuyacak? Sağlığa nasıl ulaşacak? İnterneti olacak mı? Sosyal hayatı olacak mı? Ürettiğini kime satacak? Geliri şehirdeki alternatif mesleklerle rekabet edebilecek mi? Asıl kırsal kalkınma politikası bu soruların cevabıdır.
Son söz: Tarım bu ülkenin yalnızca ekonomik faaliyeti değildir. Toprağıdır, kültürüdür, kırsalıdır, sofrasıdır ve stratejik güvenliğidir. Bu nedenle tarımı sürekli felaket söylemleri üzerinden tartışmanın kimseye faydası yok. Eksikleri söyleyeceğiz. Yanlışları eleştireceğiz. Maliyetleri konuşacağız. Küçük çiftçinin yaşadığı sıkıntıyı görmezden gelmeyeceğiz. Ama orta ve büyük ölçekli, işini doğru yapan, teknolojiyi kullanan, maliyetini yöneten, verimli üreten ve para kazanan çiftçinin varlığını da yok saymayacağız. Çünkü çiftçi para kazanıyor. Ama herkes aynı miktarda kazanmıyor. Her ürün aynı kazancı sağlamıyor. Her ölçek aynı kârlılığı üretmiyor. Ve en önemlisi, eskisi kadar yüksek kâr marjları artık her yerde yok. Meseleyi doğru yere koyalım. Türkiye'nin ihtiyacı “çiftçi para kazanamıyor” sloganı değil; “hangi çiftçiyi nasıl daha fazla kazandırabiliriz?” sorusunun cevabıdır. Yirmi yıldır aynı hikâyeyi farklı kapaklarla yeniden basmanın da anlamı yok. Şimdi Tarım ve Orman Bakanlığının önünde önemli bir fırsat var: Küçük çiftçiyi koruyan, orta ölçekliyi büyüten, büyük işletmeyi rekabetçi hâle getiren; gençleri kırsala çeken, üreticiyi finansal olarak eğiten ve verilen her kuruş desteğin sonucunu ölçen yeni bir kırsal kalkınma hikâyesi yazmak.
Tarımda mesele sadece üretmek değildir. Üretmek, kazanmak, kazandığını korumak ve gelecek nesle üretilebilir bir tarım bırakmaktır. Ve artık “çiftçi kazanamıyor” palavrasından çıkıp, “çiftçiyi nasıl daha çok kazandırırız?” meselesini konuşmanın zamanı gelmiştir.
Kalın sağlıcakla…