Sağlık hastanede değil, tarlada başlar!
Tarım denildiğinde aklımıza buğday, arpa, süt, et, traktör, gübre ve mazot; sağlık denildiğinde ise hastane, doktor, ilaç ve ambulans geliyor. Oysa değiştirmemiz gereken ilk şey tam olarak bu bakış açısıdır.
Tarım ile sağlık birbirinden ayrı iki sektör değildir. Sağlık hastanede değil, tarlada başlar. Sağlıklı toplum yalnızca güçlü hastaneler, modern cihazlar ve başarılı tedavi hizmetleriyle kurulamaz. Sağlıklı toprak, temiz su, bilinçli üretici, sağlıklı bitki ve hayvan, sürdürülebilir üretim ve güvenilir gıda da sağlık sisteminin ilk halkalarıdır. Bir pestisit hatası yalnızca tarımsal hata değildir. Kirli sulama suyu sadece çiftçinin problemi, hayvancılıkta kontrolsüz antibiyotik kullanımı sadece hayvancılığın meselesi değildir. Bunların tamamının yolu sonunda insan sağlığına çıkar.
Bu nedenle tarıma yapılan her doğru yatırım aynı zamanda koruyucu sağlık yatırımıdır. Toprağı korumak, temiz su kullanmak, pestisit riskini azaltmak, hayvan hastalıklarını önlemek ve besleyici gıdaya erişimi güçlendirmek, gelecekte sağlık sistemi üzerindeki önlenebilir yükün azaltılmasına katkı sağlar. Çünkü tarımsal üretimde verilen kararların etkisi tarlada kalmaz; sofraya, insana ve nihayetinde sağlık sistemine ulaşır.
RAKAMLAR BİZE BAŞKA BİR ŞEY SÖYLÜYOR
2026 yılı merkezî yönetim bütçesine baktığımızda bazı rakamları yan yana koymakta fayda var. Sağlık Bakanlığına yaklaşık 1 trilyon 475 milyar TL, Millî Savunma Bakanlığına yaklaşık 823 milyar TL, Tarım ve Orman Bakanlığına yaklaşık 542 milyar TL, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına yaklaşık 275 milyar TL, İçişleri Bakanlığına yaklaşık 120 milyar TL başlangıç ödeneği ayrılmış durumda. Diyanet İşleri Başkanlığının 2026 bütçesi ise 174 milyar 389 milyon TL. TBMM kayıtlarında bu rakam açık şekilde yer alıyor.
Burada önemli bir ayrımı da yapalım. Tarım ve Orman Bakanlığının kurumsal bütçesi yaklaşık 542 milyar TL olmakla birlikte, bütçe sunumunda 2026 yılında tarım sektörüne çeşitli kanallardan toplam 888 milyar TL kaynak ayrıldığı ifade ediliyor. Benzer biçimde Sağlık Bakanlığının kendi bütçesiyle, devletin toplam sağlık harcaması aynı şey değil; sağlık alanına ayrılan toplam kamu kaynağının 3 trilyon 307 milyar TL’ye ulaşmasının beklendiği açıklanmış durumda.
Ama yine de şu soruyu sormak zorundayız: Gıda güvenliğini millî güvenlik meselesi olarak görüyorsak tarıma ayırdığımız kaynak yeterli midir? Bana göre değildir. Çünkü sınır güvenliğinin alternatifi olmadığı gibi gıda güvenliğinin de alternatifi yoktur.
Bir ülkenin tankı, uçağı, SİHA’sı olacak. Polisi, askeri güçlü olacak. Hastanesi, doktoru, yoğun bakım yatağı olacak. Bunların tamamı vazgeçilmezdir. Ama o ülkenin insanını besleyecek çiftçisi yoksa; toprağı üretimden çıkıyorsa, suyu azalıyor, gençleri kırsaldan kaçıyor, üretici yaşlanıyor ve tarımsal üretim ekonomik sürdürülebilirliğini kaybediyorsa başka bir güvenlik problemi başlamış demektir.
Gıda güvenliği, sınır güvenliğinin tarladaki karşılığıdır. Üstelik tarıma verilen bir lira yalnızca tarlaya gitmez. Üretime, gıda arzına, istihdama, sanayiye, ihracata, kırsal kalkınmaya, enflasyonla mücadeleye ve doğru politikalar uygulandığında toplum sağlığına katma değer olarak döner. Dolayısıyla çiftçiye verilen destek sadece “tarımsal harcama” değildir. Ülkenin geleceğine yapılan çok sektörlü bir yatırımdır.
Ancak mesele yalnızca para ve üretim de değildir. Yıllardır çiftçiye “üret, daha çok üret, verimini artır” diyoruz. Peki çiftçinin nasıl yaşadığını ne kadar konuşuyoruz? Çocuğu çiftçi olmak istiyor mu? Tatil yapabiliyor mu? Ailesine zaman ayırabiliyor mu? Kırsalda sağlık, eğitim, ulaşım, internet ve sosyal imkânlara erişebiliyor mu? Avrupa ile Türkiye arasındaki temel farklardan biri burada ortaya çıkıyor. Avrupa Birliği’nin Ortak Tarım Politikası üretimin yanında çiftçi gelirini, gençlerin tarıma kazandırılmasını, kırsal yaşam kalitesini ve sosyal şartları da tarım politikasının konusu olarak değerlendiriyor. Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) yaklaşımında da çiftçi refahı yalnızca gelir değildir; çalışma şartları, sağlık, eğitim, çevre ve yaşam kalitesi birlikte ele alınmaktadır.
Bizim de anlayışımız değişmeli. Her şey üretim değildir; üreticinin nasıl yaşadığı da tarım politikasının konusudur. Bunun bir de itibar tarafı var. İtibarsızlaştırılmış bir sektöre gençleri çağıramazsınız. Çiftçiyi sürekli borçlu, çaresiz, eğitimsiz ve teknolojiden uzak gösterip sonra “Gençler neden tarıma girmiyor?” diye soramazsınız. Çiftçinin, ziraat mühendisinin, veteriner hekimin, çobanın, bakıcının, tarım işçisinin ve teknik personelin toplumsal itibarı yükselmelidir. Ülkemizin yalnızca üretim seferberliğine değil, tarımsal itibar seferberliğine ihtiyacı vardır.
Aynı durum Tarım ve Orman Bakanlığı için de geçerlidir. Bakanlık, 17 bakanlık içerisinde yönettiği stratejik alanlara uygun bir temsil gücüne sahip olmalıdır. Tarım Bakanı yalnızca çiftçinin tanıdığı bir isim olmamalıdır. İbrahim Yumaklı denildiğinde toplumun tamamı onun yönettiği alanın neden stratejik olduğunu bilmelidir. Çünkü bu makam yalnızca tarlayı yönetmiyor; gıda arzını, suyu, kırsalı, bitki ve hayvan sağlığını ve dolayısıyla ülkenin gıda güvenliğinin önemli bir bölümünü yönetiyor.
Çiftçinin temsil gücü de yükselmelidir. Türkiye’nin ne istediğini bilen, neden istediğini anlatabilen, tam olarak derdini anlatabilen, maliyet hesabı yapabilen, dünyayı ve piyasaları takip eden, teknolojiyi kullanan, gerektiğinde masaya yumruğunu bilgiyle ve rakamla vurabilen bir çiftçi profiline ihtiyacı var. Çiftçi sadece “Mazot pahalı, gübre pahalı” dememeli. Elbette maliyetlerini anlatacak ama bunun ötesine geçerek; “Ben üretmezsem bunun enflasyona, istihdama, dış ticarete, sağlığa ve millî güvenliğe maliyeti budur” diyebilmelidir. Çünkü güçlü üretimin güçlü temsile ihtiyacı vardır.
Son söz: Mesele yalnızca Tarım ve Orman Bakanlığının bütçesini artırmak değildir. Mesele tarıma nasıl baktığımızdır. Tarımı sadece üretim sektörü olarak görürseniz çiftçiye verdiğiniz parayı harcama sayarsınız. Tarımı gıda güvenliği, halk sağlığı, millî güvenlik, istihdam, kırsal kalkınma ve beka meselesi olarak görürseniz aynı para yatırıma dönüşür. Hastane yapmak sağlık yatırımıdır. Doktor yetiştirmek sağlık yatırımıdır. İlaç üretmek sağlık yatırımıdır.
Ama güvenilir gıda üreten çiftçiyi ayakta tutmak da sağlık yatırımıdır. Toprağı korumak sağlık yatırımıdır. Suyu korumak sağlık yatırımıdır. Bitkiyi ve hayvanı sağlıklı tutmak sağlık yatırımıdır. Çünkü tarlada önleyemediğimiz birçok problemi yarın hastanede çok daha pahalıya çözmek zorunda kalabiliriz. Bu nedenle devlet bütçesini konuşurken sadece hastalık ortaya çıktıktan sonra ne kadar para harcadığımızı değil, insanımızın hastalanma riskini azaltacak sağlıklı üretime ne kadar yatırım yaptığımızı da konuşmalıyız.
O nedenle tekrar söylüyorum: Sağlık hastanede başlamaz. Sağlık tarlada başlar. Çünkü bir ülkenin geleceği yalnızca hastanelerinde sunduğu tedavide değil; toprağında, suyunda, çiftçisinde, üreticisinde ve sofrasında üretebildiği sağlıkta saklıdır.
Kalın sağlıcakla…