Hegemonya, müdahale ve ittifak krizi
ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, Donald Trump’ın Kolombiya, Küba ve İran’a dönük sert tehditleri ile Grönland’ı “alma” arzusunu açıkça dile getirmesi, küresel sistemde geçici bir gerilimden ziyade derin bir paradigma değişimiyle beraber kopacak fırtınaya şimdiden işaret etmektedir. Bu gelişmeler birlikte ele alındığında, hem NATO’nun kurumsal geleceği hem de Amerika kıtasının siyasi dengeleri ciddi bir kırılma sürecine girmiş görünmektedir.
Venezuela müdahalesi, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik klasik Monroe Doktrini’ni daha müdahaleci ve zorlayıcı bir biçimde yeniden yorumladığını göstermektedir. Trump yönetimi, Batı Yarımküre’yi yalnızca bir etki alanı olarak değil, gerektiğinde doğrudan askeri güç kullanabileceği bir güvenlik sahası olarak konumlandırmaktadır. Kolombiya’ya yöneltilen suçlamalar ve Küba’ya yönelik tehditkâr söylemler, bölgedeki egemenlik algısını zedelemekte ve Latin Amerika ülkelerinde ABD karşıtı refleksleri güçlendirmektedir. Bu yaklaşım, Amerika kıtasında gerilimi zirve noktalara çıkarabileceği gibi saha çatışmalarına zemin hazırlayabilecektir. Diğer yandan Trump’ın İran’a yönelik sert söylemleri bu politikanın yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte uygulandığını ortaya koymaktadır. Tehdit dili üzerinden inşa edilen bu caydırıcılık anlayışı, krizleri çözmek yerine derinleştirme riski taşımakta, müttefik ülkeler açısından ise ABD dış politikasının öngörülebilirliğini tartışmalı hale getirmektedir. Grönland meselesi ise NATO açısından sembolik olduğu kadar yapısal bir kriz anlamı taşımaktadır. NATO üyesi Danimarka’nın egemenliği altındaki bir bölgeye yönelik açık talep, ittifak hukukunun ve müttefiklik ilkesinin ikincil plana itildiğini göstermektedir. ABD’nin ulusal çıkarlarını, ittifak dayanışmasının önüne koyan bu yaklaşımı, NATO’yu dış tehditlere karşı ortak bir güvenlik şemsiyesi olmaktan uzaklaştırma riski taşımaktadır.
Bu gelişmeler altında Türkiye’nin konumunu doğru belirlemesi gerekmektedir. Ne Venezuela müdahalesi ne de diğer Latin Amerika ülkelerine karşı ABD’nin yaklaşımı kabul edilemez. Diğer yandan küresel ölçekte de yöneltilen tehditler, hâlihazırdaki gerilimleri farklı boyutlara taşıyabilecek ve insanlığın zaten ihtiyaç duyduğu barış iklimini kökünden dinamitleyebilecektir. Türkiye, NATO üyesi olmakla birlikte, ittifak içindeki tek boyutlu güvenlik anlayışının sınırlarını uzun süredir tecrübe eden bir ülkedir. Zaten bizim nazarımızda mevcut müttefiklik ilişkilerinin sağlıksızlığı ortadadır. Hem Doğu hem Batı hem Kuzey hem de Güney eksenli çok yönlü yürüttüğümüz politikaların daha da ileri seviyeye taşınmasının bir zorunluluk haline geldiği açıkça görülmektedir. Ki Türkiye’nin şuan takip ettiği politikalar da bu yöndedir.
Aynı zamanda Türkiye, Latin Amerika ülkeleriyle diplomatik ve ekonomik ilişkilerini derinleştirirken, tek merkezli güç siyasetinin dışında kalan alternatif iş birliği kanallarını güçlendirmelidir. Hızlı ve sert şekilde değişen şartlara bakıldığında Türkiye’nin sözde müttefikliklerden yana değil kendi dış politik yaklaşımını kararlılıkla sürdürmesi gerekliliği daha iyi anlaşılmaktadır.
Özellikle ABD’nin Çin’i çevrelemek adına yürüttüğü faaliyetlere bakıldığında Dışişleri Bakanlığımızca 2019 yılında yayınlanan Yeniden Asya Girişimi’nin yaratacağı küresel etki hem Asya hem Avrupa hem de Latin Amerika için hayati bir anlam taşımaktadır.