Ege’ye Müslüman Türk mührü: Çaka Bey

YAYINLAMA:
Ege’ye Müslüman Türk mührü: Çaka Bey

Bugün deniz konuşuyoruz: kıyı güvenliği, ticaret, enerji, geçiş yolları… Toprağa mühür vurmak kadar, denize de hükmetmek gerekir. Çünkü Anadolu’yu vatan yapan irade, kıyıya vurduğu anda denizin de hesabını yapmıştır. 1071’de Malazgirt’ten sonra Türk atlıları kısa sürede Ege ve Marmara kıyılarına inmeye başladı. Bu sırada Bizans İmparatorluğu içeride taht kavgalarıyla sarsılıyor, dışarıda da birden çok cephede baskı görüyordu. İmparatorluğun bu çalkantılı hâli, Batı Anadolu sahillerine uzanan Türk hareketi için “fırsat aralığı” açtı. Çaka Bey’in yıldızı, işte bu aralıkta parladı: Hem yiğitliğin hem zamanlamanın adamı olarak.

Çaka Bey genç yaşta bir çatışmada esir düşer, Nikephoros Botaneiates’in sarayına götürülür; burada yüksek bir rütbe ve imtiyazlarla tutulur.1081’de I. Aleksios Komnenos tahta çıkınca Çaka Bey’in saraydaki ayrıcalıkları geri alınır; o da Anadolu’ya döner. Bu sıradan bir dönüş, değildir. Saray onu “misafir” gibi tutmuş olabilir; o ise sarayı bir mektep gibi okuyup çıkmıştır.

Çaka Bey için kırılma noktası 1081’dir: Çaka Bey İzmir’i ele geçirip burada bağımsız bir Türk hâkimiyeti kurmuştur. Çaka Bey’in “büyük denizci” diye anılmasının sebebi tam burada başlar. İzmir’de vakit kaybetmeden tersane işine girer; kısa sürede yaklaşık 40 parçalık bir donanma kurar. Bu teşkilatlanma, Anadolu’da örgütlü bir deniz gücünün ilk ciddi örneklerinden sayılır. Nitekim günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri de kuruluş tarihini, Çaka Bey’in bu ilk donanmayı denize indirdiği 1081 yılına götüren bir tarihî kabulü yaşatır. Bu kabul; “Biz bu denizin kıyısına dün gelmedik” demenin, tarihî hafıza ile dillendirilmiş hâlidir.

İzmir’de tutunmak yetmez; denizden gelecek tehdidi kesmeden sahili tutamazsınız. Urla ve Foça gibi sahil merkezlerinin ele geçirilmesi, ardından Midilli Adası, Sakız Adası ve Sisam Adası gibi adalara uzanan harekâtlar körfezi ve sahili güvenceye almak için atılmış bilinçli adımlardır.

Çeşme–Sakız hattındaki Koyun Adaları civarında cereyan eden deniz çarpışması Çaka Bey’in ilk büyük deniz zaferidir. Çaka Bey’in hedefi yalnız adalar değildir. Batı Anadolu’daki beylik sahasını genişletip Çanakkale Boğazı hattına yönelmiştir. İstanbul’un “anahtarı” sayılan Abydos gibi stratejik noktaları kuşatma fikrini yoklamıştır. Bu, bir amiralin ufkudur: Denizden geçen boğaza kilit vuran, karanın kaderine de yön verir.

Çaka Bey, yalnızca sahil beyi değildir; büyük hedefi olan bir liderdir. Bizans’ın kalbine yürümek ister. Bunun için denizi kullanır, adaları alır, Bizans donanmasını yıpratır; bir yandan da karadan destek sağlayacak ittifak arayışına girer. Anna Komnena’nın anlatısında, Çaka Bey’in kendisine “Basileus” unvanı yakıştırdığı, yani imparatorluk iddiası taşıdığı ifade edilir.

İstanbul’a giden yolun yalnız denizden değil, Trakya’dan da geçtiğini bildiği için dönemin bölgedeki Türk kökenli unsurlarıyla temas kurmuş; özellikle Peçeneklerle ortak hareket fikri gündeme gelmiştir. Fakat 29 Nisan 1091’de Lebounion civarında Peçeneklerin Bizans ile başka bir Türk kökenli halk olan Kumanların ortak harekâtıyla ağır bir bozguna uğraması, Çaka Bey’in planlarını zora sokmuştur.

Çaka Bey’i “zeki amiral” yapan şey, yenilgi karşısında dağılmaması, yeniden kuvvet toplamaya devam etmesidir. Ancak Bizans bu kez doğrudan donanmadan önce, siyasetin bıçağını çeker: Kayınpederi olduğu I. Kılıç Arslan’ı Çaka Bey’in aleyhine yönlendirir; Çaka Bey’in bir ziyafet sırasında öldürüldüğü rivayeti hem Bizans hem Türk tarih yazımında öne çıkar. Ölüm tarihi ve ayrıntıları konusunda farklı yorumlar olsa da değişmeyen gerçek şudur: Çaka Bey’in denizde açtığı gedik, Bizans’a “bu kıyıların kaderi değişiyor” mesajını çoktan vermiştir.

Çaka Bey’in ölümünden sonra İzmir’deki Müslüman Türk hâkimiyeti bir süre daha sürmüştür. 1097’de Haçlı hareketiyle Bizans yeniden bölgeye güç aktarabilmiş, İzmir’in el değiştirmiş ve şehirde büyük bir kargaşa ile kıyım yaşanmıştır. Bu acı tablo, Türk’ün kıyıya tutunmasının ne kadar hayati olduğunu da göstermiştir: Denizden kopan, yarım kalır.

Fakat tarih uzun bir yürüyüştür. Çaka Bey’in açtığı deniz yolu; daha sonra Batı Anadolu’da yükselen denizci beyliklere, oradan da Türk imparatorluk donanmasına uzanan bir hafıza bırakmıştır. Çaka Bey’in Müslüman Türk denizciliğin “ilk adım”ı olarak anılması boşuna değildir: İzmir’i yurt bilen irade, Ege’yi de vatanın parçası saymıştır. Bu miras, yalnız Anadolu’nun değil; denizle tanıştığı her coğrafyada Türk’ün ufkunu genişleten bir mirastır.

Buradan Türk Dünyası’na uzanan bir söz söylemek gerekir. Çaka Bey, sadece bir şehrin ya da bir dönemin kahramanı değildir; denize çıktığı an, bütün Türk dünyasına “ufka bakmayı” öğreten öncü bir liderdir. Türk-İslam âlemi, sınırlarının ötesinde bir dayanışma dili kurmak istiyorsa; önce kendi değerlerine, ortak hafızasına sahip çıkmak zorundadır. Çaka Bey’in hikâyesi bize şunu hatırlatır: Birlik, önce hatırada başlar; sonra iradeye dönüşür.

Bu yüzden Çaka Bey’i yalnız bir “tarihten isim” diye anmak yetmez. Onu; denizi okuyan bir akıl, düşmanı tanıyan bir komutan, şart değişince şekil değiştiren bir lider olarak hatırlamak gerekir. Bugün bize düşen, O’nun emanetini bir hatıra gibi değil, bir sorumluluk gibi taşımaktır: Milli birlik olmadan denizde kalıcı olunamaz; denizde kalıcı olmadan da vatanın ufku emniyete alınamaz.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...