Utanma duygusu hiç uğramayan adam!
“Utanmamak kadar utanç verici bir şey yoktur” diye bir söz vardır. Geçtiğimiz günlerde hakkında birçok yazı kaleme aldığım Namık Kemal Zeybek isimli ibretlik siyasetçiyi AKİT TV’de program konuğu olarak görünce aklıma ilk gelen kavramlar “utanç” ve “utanmak” oldu.
Defalarca karakter maskesini düşürdüm, defalarca çelişkilerini ve ikiyüzlülüklerini deşifre ettim. Fakat bu konuda öylesine ustalaşmış ki, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı adeta bir sanat hâline getirmiş.
Bu “utanmama sanatını” yine sergileyen Zeybek, programda Başbuğ Alparslan Türkeş üzerinden ukalalık yapmaya kalkıştı.
Mesela şu sözleri ekranda ukalalığının çarpıcı bir örneğiydi:
“Abdullah Çatlı bir gün geldi. O dönemde Ülkü Ocakları’nın ikinci başkanıydı, genel başkan ise Muhsin Yazıcıoğlu idi. Ben de müsteşardım. Bir liste koydum önüne. Dedi ki: ‘Müsteşar Bey, örgüt istiyor. Teşkilat bunların gümrüklere alınmasını talep ediyor.’Baktım listeye ve dedim ki:
‘Bak Abdullah, birincisi; sen bana doğrudan gelemezsin. Hiyerarşiye aykırı. Bana ancak Muhsin Bey gelebilir. Bir daha böyle bir şey yapma.
İkincisi; Sayın Bakan’la birlikte karar verdik. Alparslan Türkeş’ten gelse bile gümrüklerde hiçbir tayin teklifini kabul etmeyeceğiz. Sizin bu teklifiniz de yapılmamış sayılır. Al listeni, istediğin yere git.’ Aldı gitti. Rengi atmıştı tabii.”
Yine içinde Alparslan Türkeş ismi geçen diğer ukala cümlesi de şu oldu:
"12 Eylül'den önce Türkeş'e gittim, 'Türkiye komünist olacak, engelleyemeyiz' dedi. 'Ordu var' dedim. Türkeş, 'Kenan Evren'i tanırım, sünepenin biridir, darbe yapamaz' dedi. Biz görüyorduk, o nasıl göremiyor diye şaşırdım."
***
Namık Kemal Zeybek’in bu cümleleri, Başbuğ Alparslan Türkeş’e karşı beslediği derin alerjinin bilinçaltından taşan en net dışavurumudur.
Programdaki asıl amacını ise şu iki cümlesi açıkça ele vermiştir:
“Alparslan Türkeş’ten gelse bile…”
“Biz görüyorduk, o (Alparslan Türkeş) nasıl göremiyor…”
Kibir abidesi sağlığında düşmanlık gösterdiği Başbuğ Alparslan Türkeş’ten yokluğunda da intikam alıyor aklınca…
12 Eylül öncesi yaşanacakları göremediği iddiasında bulunuyor. Oysa Başbuğ Alparslan Türkeş 12 Eylül 1980 darbesinden önce defalarca Türkiye’yi içinde bulunduğu tehlikeli atmosfer konusunda şuurlu bir devlet adamı olarak uyarmış ve herkesi sorumluluk almaya davet etmişti. Mesela şu sözleri, anlayanlar için çok anlamlı bir demokrasi, birlik ve beraberlik çağrısıydı:
“Anarşi ve terörün karşısında bütün siyasi partiler ile diğer anayasal kuruluşlar, Anayasamızın başlangıç ilkeleri ve temel maddeleri üzerinde asgari müştereklerde birleşmeli ve işbirliği yapmalıdır. İnsan haklarına dayalı, millî, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletini tam anlamıyla yaşatmak; ülkesi ve milletiyle bölünmezlik ilkesine tam sadakatle bağlı kalmak hususunda hiçbir tavize yer vermeden bir araya gelmelidirler. Yaratılmak istenen suni etnik gruplaşmaların ve mezhep ayrılıklarının, Türkiye’yi bölmeyi, milletimizi parçalamayı ve demokratik çok partili rejimimizi yıkmayı hedef alanlar tarafından bilinçli bir şekilde kışkırtıldığı hususunda tam bir teşhis beraberliğine varılmalıdır. Bu konuda başta devlet olmak üzere bütün imkânlar seferber edilmeli ve çok geniş kapsamlı bir eğitim ile aydınlatma seferberliği başlatılmalıdır. Devletin, milletin ve rejimin yüksek menfaatlerinin söz konusu olduğu bu kritik ortamda, bütün siyasi kadroların ve vatandaşların şahsi ve siyasi menfaat hesaplarını bir kenara bırakarak devletin, milletin ve rejimin geleceği için azami feragat ve fedakârlık göstermeleri şarttır. Biz, yukarıda sıraladığımız hususları uzun zamandır izlediğimiz politikanın temel esası hâline getirdik. Demeçlerimiz, beyanlarımız ve yazılarımız ortadadır. Daima gerilimi düşürücü, partilerimizi ve tüm vatandaşlarımızı itidale davet eden bir yol izledik. Kini, nefreti, düşmanlığı ve ayrılığı değil; sevgiyi, birliği, kardeşliği, bütünlüğü ve barışı savunduk.” (26 Temmuz 1980)
Buna benzer birçok uyarısı ve açıklaması vardır. Sırf bu tek açıklama bile, Türkiye’nin gidişatını çok önceden gördüğünü ve tehlikeyi fark ettiğini ispatlamaya yeterlidir.
Namık Kemal Zeybek ise kendi canının ve konforunun derdinde bir insan olduğu için 12 Eylül 1980 sonrası MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yargılanırken mahkemede Başbuğ Alparslan Türkeş’e “Senin yüzünden buralara düştük” diyecek kadar hadsiz ve nankör davranabilmiştir.
Zaten Namık Kemal Zeybek, 12 Eylül 1980 sonrası getirilen siyasi yasaklar kaldırılınca kurulan Anavatan Partisi’ne geçerek MHP, Ülkücü Hareket ve Alparslan Türkeş düşmanlığını zirveye taşımıştı. Bu konudaki en güçlü delillerden biri, Hürriyet Gazetesi’nde 3 Temmuz 1988 tarihinde Emin Çölaşan’la yaptığı “Pazar Sohbeti” söyleşisidir.
Emin Çölaşan:
MHP ve Ülkücü kuruluşları biraz eleştirsenize. Koptuğunuza göre bir sebebi olması gerekir.
Namık Kemal Zeybek:
Bir kere ben bunu “kopmak” diye almıyorum. MHP bitti, misyonunu tamamladı ve tarihteki yerini aldı diye bakıyorum. Bugün artık MHP diye bir şey olduğuna inanmıyorum. MHP belli bir görev yapmıştır ve tarihteki yerine intikal etmiştir.
Emin Çölaşan:
Peki ama bugün o partinin devamı olan MÇP var. Eski MHP takımının bir bölümü, Başbuğ Türkeş’in liderliğinde yine orada toplanıyor. Acaba Ülkücü Hareket de bitti mi?
Namık Kemal Zeybek:
Ülkücü Hareket diye bir şeyi de ben bugün mevcut saymıyorum.
Emin Çölaşan:
O da MHP gibi tarihe mi karıştı?
Namık Kemal Zeybek:
Evet… Ülkücü Hareket de görevini yapmış, çok ciddi ve vatansever kadrolar yetiştirmiş ve tarihe karışmıştır. 1980’den sonra kendisine “Ülkücü” diyen bir hareket zaten görünmüyor.
Emin Çölaşan:
Yani Türkeş artık devrini tamamladı mı?
Namık Kemal Zeybek:
Hizmet tamamlanmıştır. Türkiye artık değişmiştir. Türkiye yeni bir Türkiye olmuştur. Her şey değişmiştir ve bu değişikliklere cevap vermek üzere ANAP kurulmuştur. Artık eski MHP gibi bir partiye ihtiyaç yoktur. Böyle bir partinin şansı da yoktur. Bu yüzden de Sayın Türkeş’in çizgisinden ve kendisinden ayrılan eski MHP’lilerin büyük çoğunluğu ANAP’lı olmuştur.
Emin Çölaşan:
Ve size göre, Türkeş bundan sonra köşesinde mi oturmalıdır?
Namık Kemal Zeybek:
Oturmalıdır. Tabii kendisi bir siyasi parti olarak ortaya çıkmayı doğru buluyorsa, kendisine başarılar dileriz.
Emin Çölaşan:
Yani Türkeş’e veya partiye karşıtlığınız var mıydı?
Namık Kemal Zeybek:
Bir takım şeyler vardı.
***
Her fırsatta Başbuğ Alparslan Türkeş’e ve MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye karşı derin bir alerji besleyen Namık Kemal Zeybek’in en belirgin özelliklerinden biri de FETÖ’ye duyduğu büyük saygı ve sevgiydi.
“MHP ve Ülkücü Hareket bitmiştir, misyonunu tamamlamıştır” diyen Zeybek, aynı dönemde “Hizmet Hareketi ABD’nin değil, bizim başarımızdır; hatta ABD’nin ve içimizden bazı çevrelerin aksine…” şeklindeki köşe yazılarıyla Pensilvanya’daki Fethullah Gülen köşklerinde verdiği pozları hafızalarımıza kazımıştı.
2011 yılında Demokrat Parti kongresinde kendisine karşı Genel Başkanlığa aday olan Rifat Serdaroğlu’nun o günlerde yaptığı açıklama ise her şeyi özetliyordu:
“Namık Kemal Zeybek Bey’in eşi, Fethullah Gülen Bey’in önemli müritlerinden biridir. Kendisi geçen sene Fethullah Bey’i ziyaret etmiş, ardından Radikal’de birkaç yazı yazmıştı. Bundan 1,5-2 ay önce de tekrar gidip icazet almıştı. Cemaatin maddi imkânları ve basın gücüyle delegeler üzerinde korkunç bir baskı oluştu. Hayatımda böyle bir baskı görmedim. Dayanamadık. Benimle birlikte 139 kişi bu baskıya direnebildi. Hiç değilse bir mesaj verilmiş oldu, bazı şeyler söylenmiş ve tarihe kayda geçmiş oldu.”
***
Programa katıldığı Akit TV’de FETÖ’ye yakınlığı belgeleriyle sorulunca “Üzerime üzerime geliyorsunuz” diye tepki gösteren Namık Kemal Zeybek, Fethullah Gülen’i Amerika’da ziyaret etmesini de şu sözlerle savunmaya çalıştı: “Onu emperyalizmin kulu olmaktan çıkaralım, direnişe götürelim diye düşündüm.”
Yani Fethullah Gülen’i Amerika’dan İran’a kaçırmayı planlamış… Bak sen stratejist Namık Kemal Zeybek’e!
Konuşmanın devamında ise Fethullah Gülen’i “siyaseten yaklaşmak için” övdüğünü bir nevi ağzından kaçırdı.
MHP ve Ülkücü Hareket’in misyonuna, liderlerine düşmanlık sergileyerek geldiği nokta işte budur. Namık Kemal Zeybek, kibrini, ihtiraslarını ve siyasi menfaat peşinde koşmayı bu yaşına rağmen dizginleyememiştir. Son nefesine kadar da böyle devam edeceği muhakkaktır. Akit TV’de bir kez daha gerçek yüzünü göstermiştir.
Bu yaştan sonra, bugüne kadar kendisinde hiç görülmeyen “utanma” duygusunun bundan sonra ortaya çıkması ise artık mümkün görünmemektedir. Utanma duygusu olan adam bir siyasi menfaat için bu kadar savrulur mu?