Mutlak butlan psikozu ve CHP’nin narsistik yaralanması
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nden çıkan "mutlak butlan" kararı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin mevcut kurullarını düşürdüğü gibi partinin bilinçaltındaki en büyük fay hatlarını da tetikledi. Bugün CHP koridorlarında yaşanan tablo, rasyonel siyasetin çok ötesinde, tam anlamıyla bir sosyal ve klinik psikoloji vakasıdır.
Psikoloji literatüründe uzun süre güç sahibi olmuş figürlerde görülen en belirgin sendromlardan biri “Kibir Sendromu”dur. Kendini kurumun, örgütün ve hatta evrensel hukukun üstünde görme hali... Kurultay sürecinde "ne pahasına olursa olsun kazanma" hırsıyla hareket eden mevcut yönetim, usulsüzlükleri ve tüzük ihlallerini görmezden gelerek rasyonel bir körlük yaşamıştı.
Mahkemenin verdiği iptal kararı, bu körlüğe karşı hukuki ve mantıki bir "gerçeklik şoku"dur. Süreci başından beri titizlikle izleyen tarafsız gözler için bu karar, kurultaydaki usulsüzlüklerin, anti-demokratik dayatmaların ve delege iradesine ipotek koyma girişimlerinin tescillenmesidir. Metaforik olarak ifade etmek gerekirse, hukukun indirdiği bu tokat; mevcut yönetimin aylardır sürdürdüğü haklılık illüzyonunu dağıtan, onu gerçeklikle yüzleştiren ve rasyonel ile nesnel adaletin tecellisini simgeleyen bir dönüm noktasıdır.
Ancak bu tabloda, kelimelerle tarif edilemez büyüklükte bir tarihsel tezat gizlidir. Bu ülkeyi ve onun anayasal kurumlarını inşa eden, Cumhuriyeti kuran iradenin partisi olduğunu dillerinde düşürmeyenlerin, bugün bizzat Cumhuriyetin bağımsız mahkemelerinin aldığı kararlara uymama, hukuku arkadan dolanma aymazlığı içindedir. Bir yargı hükmüne karşı "tanımıyoruz" dercesine direnmesi, sadece hukuki bir skandal değil, partinin kendi varoluşsal genetiğine, kurucu felsefesine ve tarihsel kimliğine ihanet niteliğinde ideolojik bir inkardır.
Bu krizin en derin psikolojik yarası, Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun sessizliğin ardından kameralar karşısına geçip yaptığı o sarsıcı açıklamada gizli. Düne kadar altılı masada, meydanlarda ve genel merkez odalarında en yakınında tuttuğu, omzuna dokunduğu, manevi evladım dediği, siyaseten var ettiği isimler tarafından "sırtından bıçaklandığını" haykırması, siyaset psikolojisinde bu düzeyde eşine az rastlanır bir "ihanet travması" örneğidir.
Psikolojisinde en ağır travmalar, yabancılardan değil, "en güvenilen" ve aidiyet bağının en yüksek olduğu kişilerden gelen darbelerle oluşur. Kılıçdaroğlu’nun yaşadığı ve bugün dışa vurduğu bu narsistik ve insani yaralanma, sadece bir liderin koltuk kaybına verdiği tepki değildir. Bu, düne kadar kendisine bağlılık yemini edenlerin, rüzgar tersine döndüğü an takındıkları makyavelist hırsa ve vefasızlığa karşı ahlaki bir isyandır. Kılıçdaroğlu’nun hamlelerini ve kurultay takvimine dair ısrarını "koltuk sevdası" olarak okumak, bu psikolojik derinliği ıskalamaktır. O, elindeki mahkeme kararıyla birlikte, maruz kaldığı bu “ahlaki erozyonun” ve “ihanet”in siyasi meşruiyetini sorgulamaktadır.
Bu ahlaki erozyonun güncel sahnesi ise Özgür Özel ve ekibinin sergilediği tutumdur. Özgür Özel ekibinin, hukuken düşmüş ve meşruiyetini yitirmiş kurullara rağmen "partiyi boşaltmam" diyerek sergilediği koltuğa yapışma direnişi, Cumhuriyet tarihi boyunca bu çatı altında görülmüş en vahim, en çirkin ve en pespaye görüntüdür. Siyasi nezaketi, asgari ahlak sınırlarını ve demokratik teamülleri hiçe sayan bu "işgalci" direniş, CHP'yi bir asırlık ulu bir çınar olmaktan çıkarıp, adeta koltuk kavgalarının yaşandığı sıradan bir derebeyliğine indirgemektedir.
Liderlik katında bu ihanetler, ego ve hırs savaşları yaşanırken, asıl yıkıcı etki tabanda, yani milyonlarca CHP seçmeninde görülüyor. Mahkemenin usulsüzlükleri haklı bulmasıyla sarsılan, üstüne bir de "en yakınların birbirini sırtından bıçakladığı" ve “kirli ilişki ağına” şahit olan seçmen, derin bir ahlaki yabancılaşma yaşıyor. Dışarıya umut vaat etmesi gereken koskoca bir partinin, içeride en ilkel hırsların, vefasızlıkların ve hukuksuzlukların girdabında boğulması, tabanda topluca bir depresyona yol açıyor. Seçmen artık şu soruyu soruyor: "Birbirini sırtından bıçaklayanlar, kurucu kurumların kararlarını çiğneyenler, koltuk için her türlü çirkinliği mubah görenler bu ülkeyi nasıl yönetecek?"
CHP, tarihinin en kritik psikolojik ve ahlaki eşiğindedir. Mahkemenin kararı, partideki "ben yaptım oldu" kibrine hukuki bir sınır çizmiştir. Ancak asıl tedavi edilmesi gereken yer, siyasetin o kirli, vefasız ve sadece hırsa dayalı ilişkiler ağıdır.
Bu derin travmanın ve ahlaki aşınmanın tek panzehiri, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı, Bilge Lider Sayın Devlet Bahçeli’nin şu ufuk açıcı ve rehber niteliğindeki sözlerinde gizlidir: “Siyaset çıkar yarışı değildir. Siyaset toplumsal sorunlara çözüm üretmelidir. Devletle kavgaya tutuşanların yaptığı siyaset değildir.”
Kendi kurumlarıyla, hukukla ve devletin mekanizmalarıyla kavgaya tutuşanların sergilediği bu tutum, esasen bir "kurumsal narsisizm" ve “gerçekliği reddetme” savunma mekanizmasıdır. Bu yıkıcı reflekse siyaset denemez ve bu durum Türkiye’nin hayrına değildir.
Ülkemizin demokratik hukuk devleti kimliğinden ve güçlü siyasi kültüründen hareketle, egoların yönlendirdiği bu kolektif inkardan sıyrılmak şarttır. Anayasanın emrettiği tarafsız ve bağımsız yargı kararlarına saygı duyup, rasyonel kurallar çerçevesinde, sağduyu ve dayanışmayla CHP'nin yarınlarında uzlaşmak, partiyi bu akıl tutulmasından, gerçeklerden kopuş ve mantık dışı bir inatlaşma hastalığı olan bu “bilişsel patoloji”den kurtaracak tek yoldur.
Çıkış yolu, şahsi hırsları ve inkarları bir kenara bırakıp, partinin yeniden akılcı, mantıklı, hukuka saygılı ve sağlıklı bir düşünme çizgisine dönmesinde gizlidir.