Ankara'da hesap tutuyor, tarlada tutmuyor!
Bir matematikçi, bir ekonomist ve bir muhasebeci aynı işe başvurmuş. Mülakatta üçünün de önüne aynı soru konmuş: “İki kere iki kaç eder?”
Matematikçi hiç düşünmeden, “Dört!” demiş.
Ekonomist biraz hesap yapmış: “Piyasa şartlarına göre ortalama dört eder, yüzde 10 civarında da sapma olabilir.” Sıra muhasebeciye gelmiş. Kapıyı kapatmış, panjurları indirmiş, görüşmeciye doğru eğilmiş ve sessizce sormuş: “Kaç etsin istersiniz?”
İşte bazen ülkemizde tarımı tartışma biçimimizi bundan daha güzel anlatacak bir hikâye bulmak zor. Çünkü mesele artık yalnızca iki kere ikinin kaç ettiği değil; kimin hesabına göre kaç etmesi gerektiği!
Çiftçi başka rakam söylüyor. Market başka… Tüccar başka… Ekonomi yönetimi başka… Muhalefet başka… İktidar başka… Televizyonlar ise hangi pencereden bakıyorsa tarlayı o renkte gösteriyor. Sonunda aynı ülkede, aynı tarlaya bakıp birbirinden tamamen farklı iki Türkiye anlatıyoruz.
Hükümete muhalif olan televizyon kanallarından örneğin; Now TV, Halk TV, Sözcü TV vb. kanalların muhabirlerinin yaptığı haberi izliyoruz. Onlara göre rastgele bir çiftçi, çalışan veya emekliye mikrofon uzatılıyor. Alınan cevaplar: “Gübre, mazot, ilaç pahalı, üretemiyoruz. Traktörüme haciz geldi. Hayat çok pahalı, geçim çok zor, öldük, bittik, mahvolduk diyor.” Kanalı değiştiriyorsunuz.
Bu defa hükümeti destekleyen televizyon kanallarından A Haber, vb. kanalların muhabirlerinin yaptığı haberi izliyoruz. Aynı veya başka çiftçiye, çalışana veya emekliye mikrofon uzatılıyor. Alınan cevaplar:
Bu defa “hamdolsun kazancımız çok iyi, traktörümü yeniledim. Emekliyim, şükür geçimimizi kolay sağlıyoruz, Allah devletimize ve Cumhurbaşkanımıza zeval vermesin oluyor.”
İnsan ister istemez soruyor: Hangisi gerçek?
Cevabı söyleyeyim: İkisi de olabilir. Çünkü Türkiye tarımı ne tamamen batmıştır ne de hiçbir sorunu olmayan güllük gülistanlık bir alandır. Asıl problem, gerçeğin tamamını anlatmak yerine işimize gelen bölümünü seçmemizdir. Tarım üzerinden siyaset yapılınca çiftçinin gerçeği de ikiye bölünüyor. Bir taraf felaket tellallığı yapıyor. Diğer taraf başarı hikâyesi anlatıyor. Oysa çiftçinin ne felaket tellalına ne de masal anlatıcısına ihtiyacı var. Çiftçinin gerçeğe ihtiyacı var!
HERKES HAKLIYSA BU TARIM NEDEN ZORLANIYOR?
Nasreddin Hoca’nın meşhur hikâyesini bilirsiniz. Bir adam gelir, derdini anlatır.
Hoca: “Sen haklısın.”
Ardından karşı taraf gelir, kendi tarafından meseleyi anlatır.
Hoca ona da: “Sen de haklısın.”
Bunları duyan hanımı dayanamaz: “Hoca, ikisi birden nasıl haklı olur?”
Hoca biraz düşünür: “Hatun, sen de haklısın!”
Bugün tarım politikalarını dinlerken bazen kendimi Nasreddin Hoca’nın evinde hissediyorum.
Ekonomi yönetimini dinliyorsunuz; haklı. Tarım yönetimini dinliyorsunuz; haklı. Üreticiyi dinliyorsunuz; o zaten haklı. Tüketici markette fiyatlara bakıyor; o da haklı. Sanayici maliyetlerden şikâyet ediyor; o da haklı. Tüccar finansman maliyetini anlatıyor; o da haklı. Muhalefet kürsüden konuşuyor; o da kendince haklı.
Peki herkes haklıysa yanlış nerede? İşte artık konuşmamız gereken soru budur. Çünkü Türkiye’nin tarım meselesini yalnızca Tarım ve Orman Bakanlığının kapısına bırakmak kolaycılıktır. Mazot fiyatını Tarım Bakanlığı belirlemiyor. Döviz kurunu Tarım Bakanlığı belirlemiyor. Faizi Tarım Bakanlığı belirlemiyor. Genel bütçe büyüklüğünü tek başına Tarım Bakanlığı belirlemiyor. İthalat ve dış ticaret politikalarının tamamını Tarım Bakanlığı belirlemiyor. Ama çiftçi tarlada sıkışınca karşısında kimi görüyor? Tarım ve Orman Bakanını! Bu nedenle Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’yı her sorunun tek sorumlusu ilan etmek de Bakanlığı bütün sorunlardan azade görmek de aynı derecede yanlıştır. Bakanlık yaptığı doğru işin hakkını almalı, yanlış yaptığı işin de hesabını vermelidir.
Yıllardır bunu söylüyorum. Övgü hak edene övgü, eleştiri hak edene eleştiri… Çünkü tarım taraf tutularak değil, doğru tarafta durularak yazılır.
PARAYI VEREN DÜDÜĞÜ ÇALIYOR!
Tarımda teknoloji konuşuyoruz. Dijitalleşme konuşuyoruz. Planlı üretim konuşuyoruz. Su verimliliği, yapay zekâ, erken uyarı sistemleri, yeşil dönüşüm, yenilenebilir enerji konuşuyoruz. Hepsi gerekli. Hatta geç bile kaldık. Fakat çiftçinin traktörüne mazot koyamadığı yerde dijital tarım anlatırsanız çiftçi size başka türlü bakar. Gübresini eksik atan üreticiye verimlilik anlatamazsınız. Kredi borcunu çevirmeye çalışan çiftçiye yalnızca teknoloji vizyonu sunamazsınız. Vizyon gereklidir ama vizyonun altında ekonomik zemin yoksa o vizyon tarlaya inmez.
Tarım Kanunu’nun 21. maddesinde tarımsal desteklemeler için ayrılacak kaynağın gayrisafi millî hasılanın yüzde 1’inden az olamayacağı hüküm altına alınmışken, desteklerin yeterliliğini tartışmadan üreticinin rekabet gücünü tartışamayız. Çünkü tarım politikası yalnızca üretim planlaması değildir. Tarım politikası aynı zamanda bütçe politikasıdır, ticaret politikasıdır, enerji politikasıdır, su politikasıdır, finansman politikasıdır ve nihayetinde bir millî güvenlik politikasıdır. O nedenle Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı aynı masada aynı hedefe bakmak zorundadır.
Bir kurum enflasyonu düşürmek için “üretici fiyatını baskılarken” diğer kurum “üretimi artır” diyemez. Bir taraftan çiftçiye “planlı üret” deyip diğer taraftan piyasa şartlarını onun aleyhine değiştiremezsiniz.
BİR DE KENDİMİZE BAKALIM!
Bütün suçu Ankara’ya yükleyip kenara çekilmek de kolay. Bizim tarım camiasının da aynaya bakması gerekiyor. Her çiftçi doğru üretim tekniğini uyguluyor mu? Her kooperatif gerçekten çiftçinin menfaatini düşünüyor mu? Her meslek kuruluşu gerektiğinde sesini çıkarabiliyor mu? Her akademisyen sahayı biliyor mu? Her bürokrat gördüğü yanlışı üst makama söyleyebiliyor mu? Her il ve ilçe müdürü üreticinin gerçek sorunlarını Ankara’ya olduğu gibi aktarabiliyor mu? Her tarım yazarı doğru bildiğini yazabiliyor mu? Yoksa herkes bulunduğu koltuğu kaybetmemek için gerçeğin etrafından mı dolaşıyor?
Tarım siyaset üstü denilip siyasetin insafına bırakılamaz. Çünkü çiftçinin siyasi görüşü olabilir ama buğdayın partisi olmaz. İneğin ideolojisi yoktur. Toprak sandığa gitmez. Yağmur iktidara ya da muhalefete göre yağmaz. Kuraklık parti rozeti taşımaz. Ama yanlış politika herkesi aç bırakabilir.
Son söz: Başta Tarım ve Orman Bakanlığı olmak üzere; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı bürokratları ve yöneticileri, ana ve yavru muhalefetler, ülkemizin diğer yöneticileri ve anlamak istemeyen vatandaşlarımıza kadar herkes bilmelidir ki; elbise güzel, gömlek şık, ayakkabı fiyakalı olabilir ama çorap deliktir. Ayakkabı giyiliyken o delik görünmez; ancak yaşanacak bir salgında, ekonomik bir krizde, savaşta, gıda güvenliği sorununda, kuraklık, iklim kaynaklı doğal afetlerin sıklığını ve şiddetini artırarak devam etmesinde, özetle el ayak çekilince o ayakkabı çıkacak ve gerçekler ortaya saçılacaktır.
Yeter ki o gün geldiğinde bu aziz millet bir kez daha “Yine mi?” demesin.
Kalın sağlıcakla…