Tarımın asıl rakibi enflasyon!
Bu hafta tarım ile enflasyon arasındaki ilişkiyi uzun rakamlarla, karmaşık ekonomik analizlerle ya da istatistik tablolarıyla anlatmayı değil; hepimizin bildiği eski bir fıkrayla anlatmayı seçtim. Çünkü bazen bir fıkra, sayfalarca ekonomik raporun anlatamadığını birkaç cümlede anlatabilir.
Şimdi gelin, birlikte o fıkrayı hatırlayalım...
Bir vatandaş kuş pazarını gezerken yan yana dizilmiş dört papağan görmüş ve satıcıya yaklaşmış. İlkini göstermiş.
“Bu ne kadar?”
“Beş bin lira.”
“Bu kadar pahalı olmasının sebebi ne?”
“Bu papağan konuşuyor.”
Vatandaş biraz ileridekini göstermiş.
“Peki bu?”
“On bin lira.”
“Bunun farkı ne?”
“O hem konuşuyor hem de yabancı dil biliyor.”
Vatandaşın merakı iyice artmış. Üçüncü papağanı işaret etmiş.
“Bunun fiyatı?”
“Yirmi bin lira.”
“O ne yapıyor?”
“Hem konuşuyor hem yabancı dil biliyor hem de çeviri yapıyor.”
Vatandaş son olarak köşede duran, yaşlı ve sessiz görünen papağanı göstermiş.
“Peki bu ne kadar?”
Satıcı hiç tereddüt etmeden cevap vermiş:
“Elli bin lira.”
Vatandaş şaşırmış.
“Bu ne yapıyor ki?”
Satıcı omuz silkip gülümsemiş.
“Vallahi ne iş yaptığını ben de bilmiyorum. Hiç konuştuğunu da görmedim. Ama öteki papağanların hepsi ona “Hocam” diye hitap ediyor.
Bu fıkra yıllardır anlatılır, güldürür de düşündürür de...
Ülkemizde ekonomi konuşulurken de zaman zaman aklıma bu hikâye geliyor. Çünkü bugün herkes Sayın Mehmet Şimşek’e “Hocam” diye hitap ediyor. Piyasalar onun her açıklamasını dikkatle takip ediyor, ekonomi yönetiminin attığı her adım yakından izleniyor.
Ancak vatandaşın mutfağındaki yangın, çiftçinin tarlasındaki maliyet yükü ve üreticinin enflasyon karşısında eriyen kazancı hâlâ değişmiyorsa, geriye şu soru kalıyor:
“Hocam” demek tek başına enflasyonu düşürmeye yetiyor mu?
Gelelim tarım tarafına; her yıl hasat döneminde aynı tartışma yaşanıyor. “Buğday fiyatı yeterli mi?”, “Arpa neden bu kadar düşük açıklandı?”, “Çiftçi neden memnun değil?” Ardından da ezber cümleler geliyor.
“Dünya fiyatlarının üzerindeyiz.”
Peki gerçekten mesele bu mu? Bence değil.
Çünkü ülkemizde artık tarımın en büyük rakibi kuraklık ve iklim olayları değil, enflasyondur.
Çiftçinin en büyük düşmanı hastalık değil, yüksek girdi maliyetleridir.
Tarımın önündeki en büyük engel ise üretim değil, ekonomidir.
Bugün açıklanan alım fiyatları uluslararası piyasalardaki fiyatların üzerinde olabilir. Bu tek başına yanlış bir bilgi değildir. Ancak eksik bir bilgidir. Çünkü üretici ürününü dünya maliyetleriyle üretmiyor. Mazotu dünya fiyatıyla almıyor. Elektriği dünya ortalamasıyla kullanmıyor. Gübreyi, ilacı, tohumu, işçiliği ve finansmanı dünya enflasyonuyla karşılamıyor.
Dolayısıyla yalnızca ürün fiyatını dünya piyasalarıyla kıyaslamak, gerçeğin sadece bir bölümünü göstermektir. Asıl yapılması gereken; açıklanan fiyatın üreticinin maruz kaldığı gerçek enflasyon karşısındaki değerini hesaplamaktır. Çünkü çiftçinin cebine giren para nominal olarak artsa bile satın alma gücü düşüyorsa, o fiyatın üretici açısından bir anlamı kalmaz. Bugün birçok üreticinin yaşadığı tam olarak budur.
Fiyat açıklanıyor. İlk bakışta artış var gibi görünüyor. Ancak bir yıl boyunca mazot yüzde 50 artmış, gübre iki katına çıkmış, sulama elektriği yükselmiş, kredi faizleri artmış, işçilik maliyetleri katlanmışsa; açıklanan fiyat birkaç hafta içinde anlamını yitiriyor. Bu yüzden çiftçi, üretici yalnızca fiyat istemiyor. Ürettiği ürünün enflasyon karşısında korunmasını istiyor.
Tarımı konuşurken yaptığımız en büyük yanlışlardan biri de sektörü kendi içinde değerlendirmemizdir. Oysa tarım tek başına bir sektör değildir.
Tarım; enerjiyle ilgilidir. Ulaştırmayla ilgilidir. Ticaretle ilgilidir. Sanayiyle ilgilidir. Maliye politikalarıyla ilgilidir. Faiz politikalarıyla ilgilidir. Döviz kuru ile ilgilidir. İstihdamla ilgilidir. Eğitimle ilgilidir. Hatta dış politikayla bile ilgilidir.
Çünkü kullanılan gübrenin önemli bir bölümü ithal, kullanılan mazot enerji piyasasına bağlı, kullanılan makine döviz kurundan etkileniyor. Ürün tarladan çıktıktan sonra ise nakliye, depolama, finansman ve pazarlama maliyetleri devreye giriyor. Akademik çalışmalar da tarımın yalnızca üretim faaliyeti olmadığını; ekonomik büyüme, dış ticaret, istihdam ve diğer sektörlerle güçlü etkileşim içinde bulunduğunu ortaya koymaktadır.
İşte tam da bu nedenle tarımı sadece Tarım ve Orman Bakanlığının sorumluluğu olarak görmek doğru değildir.
Tarım; Hazine ve Maliye Bakanlığını ilgilendirir. Enerji politikalarını ilgilendirir. Ulaştırma altyapısını ilgilendirir. Ticaret politikalarını ilgilendirir. Merkez Bankasının uyguladığı para politikalarını bile ilgilendirir. Kısacası tarım, devletin bütün kurumlarının ortak sorumluluğudur.
Bugün çiftçi üretimden vazgeçiyorsa bunun tek nedeni açıklanan alım fiyatı değildir. Çiftçi, üretici, yılın başında ne kadar maliyetle üretim yapacağını bilmiyor. Hasatta ürününü hangi fiyata satacağını bilmiyor. Kazandığı paranın birkaç ay sonra enflasyon karşısında ne kadar değer kaybedeceğini bilmiyor. Belirsizlik, tarımın sessiz düşmanıdır.
Ülkemizin güçlü tarım potansiyeli tartışılmaz. Verimli ovalarımız var. Çalışkan çiftçi, üreticilerimiz var. Bilgi birikimimiz var. Ancak üretimin sürdürülebilir olması için önce ekonomik istikrarın sağlanması gerekiyor. Çünkü enflasyonun yüksek olduğu bir ekonomide yalnızca çiftçi değil, hiçbir üretici uzun vadeli plan yapamaz.
Son söz: Tarımı kurtarmak istiyorsak önce ekonomiyi konuşmalıyız. Çünkü güçlü ekonomi güçlü tarımı doğurur. Ama aynı zamanda güçlü tarım da güçlü ekonominin temelidir. İkisini birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, tarımı sadece ürün fiyatları üzerinden tartışmak değil; enflasyon, üretim maliyetleri, finansmana erişim, enerji, lojistik ve kırsal kalkınmayı aynı masada değerlendiren bütüncül bir tarım-ekonomi politikası oluşturmaktır.
Çünkü mesele yalnızca buğdayın fiyatı değildir. Mesele, üretimin sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve sürdürülebilir üretimin ilk şartı da çiftçinin enflasyona karşı ezilmediği bir ekonomik düzendir.
Kalın sağlıcakla…