Tarımı baskılayarak enflasyon düşmez!
Uzunca bir zamandır ekranlarda; siyasi, spor ve magazin tartışma programları fazlasıyla mevcut. Hal böyle olunca X partiye yakın siyasetçi, hukukçu, Y partiye yakın STK temsilcisi, Z partiye yakın gazeteci, yazar yayında yerlerini alıyorlar.
Söz konusu tarım olunca da değişen bir şey yok. “İllaki isminin önünde bir ek olmalı(!).” X partiye yakın Prof. Dr. Hukukçu; Y partiye yakın Doç. Dr. veya Dr. gazeteci, yazar, Z partiye yakın STK temsilcisi… Dolaysıyla tarımla ilgili konuşanların büyük bir çoğunluğu toprağı-bitkiyi saksıda, meyveyi-sebzeyi markette görmüş muhterem şahsiyetlerden oluşuyor… Yaşamak yok, yaşanmışlık yok… Yeni anlayış modeli “Her işten anlarım abi, anlamasam da en az iki cümle söylerim abi.” Özetle “ekranda olması gerekenler ekrandan çekildi. Bilenler susuyor, bilmeyenler meydanı boş buldu konuştukça konuşuyor!” Bizler “bilenleri konuşturmalı, ekranda olması gerekenleri ekrana çıkarmaya çalışmalıyız!”
Ekranlarda olması gerekenlerin olmadığı, bilmeyenlerin daha çok konuştuğu bir sektörde yapılan öneriler, şikâyetler ve çözümlemeler de “oldu hadi size kolay gelsin” türünden oluyor.
Ülkemizde ekonomi ne zaman tartışılsa dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz: Enflasyon… Enflasyon konuşulduğunda ise vatandaşın günlük yaşamında en doğrudan hissettiği başlık hiç şüphesiz gıda oluyor. Ancak yıllardır ısrarla yaptığımız temel bir hatayı tekrarlıyoruz: Gıda enflasyonunu köklü bir tarım politikası problemi olarak değil, yalnızca geçici bir “fiyat problemi” olarak görüyoruz.
Bu sığ bakış açısı nedeniyle çözümü de tarlada, ahırda, sulama altyapısında, gübrede, mazotta, yemde, üretim planlamasında ve çiftçinin finansmanında aramak yerine; market rafında, ithalat hamlelerinde, gümrük vergilerinin sıfırlanmasında ve geçici ticaret tedbirlerinde arıyoruz.
Gıda enflasyonuna dair yapılan bilimsel ve sektörel incelemeler açık bir gerçeği ortaya koyuyor: 2022 tarihli “Türkiye’de Gıda Enflasyonu ve Tarım” araştırması ile Aralık 2025 tarihli “Türkiye Gıda Enflasyonu: Üretim Maliyetleri, Rekabetçilik ve Dünya Fiyatları Karşılaştırması” raporu farklı dönemlerden aynı yalın gerçeği haykırıyor: Türkiye’nin gıda enflasyonu meselesi geçici bir fiyat hareketinden çok daha derin, yapısal bir üretim ve ekonomi problemidir.
DÜNYA NORMALE DÖNERKEN BİZ NEDEN DÖNEMİYORUZ?
Pandemi, Rusya-Ukrayna savaşı, küresel enerji krizi, gübre fiyatlarındaki fahiş artışlar ve tedarik zincirindeki kırılmalar tüm dünyayı derin biçimde etkiledi. 2022 tarihli veriler, FAO Gıda Fiyat Endeksi’nin Mayıs 2020 ile Temmuz 2022 arasında yaklaşık yüzde 50 yükseldiğini; aynı dönemde bitkisel yağ endeksinin yüzde 113, şekerin yüzde 61, süt ürünlerinin ise yüzde 50,1 arttığını gösteriyor. Küresel şoklar gerçektir ve inkâr edilemez.
Ancak asıl soru şudur: Aynı dünyada yaşayıp aynı dış şoklara maruz kalırken, neden OECD ülkelerinden katbekat yüksek bir gıda enflasyonu yaşıyoruz?
2025 raporuna göre 2020’nin üçüncü çeyreğinden 2025’in üçüncü çeyreğine kadar OECD ülkelerinde gıda fiyatlarının kümülatif artışı ortalama yüzde 41,5 olurken Türkiye’de artış yüzde 720’nin üzerine çıkmış. Kolombiya yaklaşık yüzde 72, Macaristan yüzde 70 seviyesinde kalmış. İsviçre’deki artış ise yalnızca yüzde 4,6. Türkiye'nin beş yıllık artışı OECD ortalamasının yaklaşık 17 katı.
Daha yakın dönem verilerine odaklandığımızda durumun ciddiyeti ve ağırlığı netleşmektedir. Şubat 2024’te Türkiye’de yıllık gıda enflasyonu yüzde 71,1 seviyesindeyken OECD ortalaması yüzde 5,3’tü. Kasım 2025’te Türkiye’deki oran yüzde 27,44’e gerilemiş olsa dahi OECD ortalaması yüzde 5 bandındaydı. ABD örneği ise çok daha çarpıcıdır: 2025 verilerinde ABD’de genel gıda enflasyonu yüzde 3, Türkiye’de yüzde 27,4’tür. Sığır eti fiyat artışı ABD’de yüzde 11,6 iken, Türkiye’de yüzde 150’nin üzerindedir.
Demek ki Türkiye’deki gıda enflasyonunu sadece “dünyada gıda pahalandı” söylemiyle açıklayamayız. Dünyadaki yangın elbette bizi de etkiliyor; fakat bizim evimizin neden daha alevli yandığını kendi iç yapımızda, girdi maliyetlerimizde ve üretim politikalarımızda aramamız gerekiyor.
TARLADAKİ MALİYETİ GÖRMEDEN RAFTAKİ FİYATI DÜŞÜREMEZSİNİZ
Ekonomi yönetiminin tarım sektörüne bakışındaki temel aksaklık tam da burada belirmektedir. Ekonomi yönetimi çoğunlukla en son aşamadaki “raf fiyatını” görüyor. Tarım tarafı ve üretici ise o fiyat oluşmadan aylar önce başlayan ağır maliyet zincirini sırtlıyor. Çiftçi tohumu toprağa atmadan önce mazot alıyor, gübre alıyor, ilaç kullanıyor, sulama elektriği ödüyor, işçilik ve makine giderlerini karşılıyor, kredi kullanıyorsa finansman yükünü üstleniyor.
Raporlardaki veriler çarpıcıdır: Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi Aralık 2022’de yıllık yüzde 103 artmıştır. 2020-2024 döneminde sadece mazottaki artış yüzde 560’ı aşmıştır. Girdi maliyetlerindeki bu devasa yükselişte dışa bağımlılık ve Türk lirasındaki değer kaybı belirleyici rol oynamıştır. Döviz kurundaki yükseliş; ithal yakıt, gübre, tohum ve tarım ekipmanlarını doğrudan pahalılaştırarak üretim maliyetlerini yukarı çekmiştir.
Maliyet baskısı altındaki çiftçinin satış fiyatını baskılarsanız, ertesi yıl üretimi düşürürsünüz. Arz azalınca fiyatlar tekrar fırlar. Çözüm olarak ithalata sarılınır; ithalat yerli üreticiyi küstürür ve üretimden tamamen çeker. Böylece enflasyonla mücadele edildiği sanılırken enflasyonun yapısal zemini beslenmiş olur.
TİCARET POLİTİKASI TARIM POLİTİKASI DEĞİLDİR!
Türkiye’de en acil düzeltilmesi gereken anlayış karmaşası şudur: Ticaret politikası, tarım politikası değildir. Gıda fiyatları her yükseldiğinde verilen ilk refleks; gümrük vergilerini düşürmek, ithalatın önünü açmak ve ihracatı kısıtlamak oluyor. Olağanüstü dönemlerde tüketiciyi korumak adına geçici adımlar atılabilir. Ancak acil durum tedbirlerini kalıcı bir tarım politikası haline getirirseniz, ülkenin üretim altyapısını tahrip edersiniz.
Nitekim Eylül 2021’de buğday, nohut ve mercimekte gümrük vergileri sıfırlanmış, 2022 başında ihracat kısıtlamaları getirilmiştir. İncelemeler, bu müdahalelerin gıda enflasyonu üzerinde kalıcı ve belirgin bir düşüş sağlamadığını göstermektedir. Ticaret Bakanlığı ithalatı bir “arz artırma” aracı olarak görse de tarım sektörü açısından yanlış zamanda yapılan ithalat “önümüzdeki sezon üretim yapma” mesajıdır. Ekonomi yönetimi “fiyatı düşürdüm” diye sevinirken, çiftçi “bu ürünü seneye ekmeyeceğim” kararını alır. Tarımda bugünkü yanlış müdahalenin acı faturası 6 ay veya 1 yıl sonra kriz olarak karşımıza çıkar.
AVRUPA NASIL BAŞARIYOR?
Avrupa Birliği’nin (AB) tarım stratejisi bize çok şey anlatmaktadır. 2025 raporuna göre AB’nin 2024 yılı tarım-gıda ihracatı 235,4 milyar avro, ithalatı ise 171,8 milyar avrodur. Yani AB, tek bir yılda 63,6 milyar avro dış ticaret fazlası vermiştir. Bu başarı tesadüf değildir; üreticinin, altyapının, toprağın ve rekabet gücünün kararlılıkla korunmasının bir sonucudur.
Tarımın başarısı sadece kaç milyar dolar ihracat yapıldığıyla ölçülemez. Asıl başarı; üreticinin ürünlerinin gerçek karşılığını alıp almadığı, gençlerin tarımda kalıp kalmadığı, girdi bağımlılığının azalıp azalmadığı ve olası bir küresel krizde 86 milyonun gıda güvenliğinin yerli üretimle sağlanıp sağlanamadığıdır.
ÇÖZÜM: ÇİFTÇİNİN FİYATINI DEĞİL, MALİYETİNİ AŞAĞI ÇEKMEKTİR
Gıda enflasyonuyla mücadelede acil bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. Yıllardır üreticinin satış fiyatını nasıl baskılayacağımızı tartıştık. Artık şu hayati soruları sormak ve yanıtlamak zorundayız:
Çiftçinin tarımsal üretim maliyetini nasıl aşağı çekeriz?
Mazot ve elektrik üzerindeki yükleri nasıl hafifletiriz?
Gübre ve yemde dışa bağımlılığı azaltacak yerli hamleleri nasıl devreye sokarız?
Sulama altyapısını modernize edip maliyetleri nasıl düşürürüz?
Üreticinin ekim yapmadan önce satacağı fiyatı öngörebileceği fiyat bantları ve alım garantileri sistemini nasıl kurarız?
Çiftçinin üretim maliyetini düşürürseniz, tüketicinin raftaki fiyatını da kalıcı olarak düşürürsünüz. Fakat sadece çiftçinin satış fiyatını baskılarsanız, üreticiyi sistemin dışına iter, tarlayı boş bırakırsınız.
Son söz: Gıda enflasyonunu kalıcı olarak düşürmek istiyorsak çiftçinin ürettiği ürünün fiyatıyla kavga etmeyi bırakıp, o ürünün neden pahalı üretildiğini konuşmaya başlamalıyız. Çünkü fiyatı ithalatla bir süre baskılayabilirsiniz. İhracatı kısıtlayarak içeride geçici arz oluşturabilirsiniz. Marketleri denetleyebilirsiniz. Ama bunların hiçbiri bir kilogram buğdayın, bir litre sütün, bir kilogram etin veya bir kasa domatesin üretim maliyetini kendiliğinden düşürmez.
Türkiye’nin gıda enflasyonuyla mücadelesi market rafından değil tarladan, ahırdan, seradan ve üreticinin bilançosundan başlamalıdır. Ekonomi tarıma sadece enflasyon penceresinden, ticaret sadece ithalat-ihracat penceresinden baktığı sürece eksik görecektir. Çünkü tarım ne yalnızca ticarettir ne de yalnızca enflasyon kalemidir. Tarım üretimdir. Tarım istihdamdır. Tarım dış ticarettir. Tarım sosyal politikadır. Tarım gıda güvencesidir. Ve en önemlisi tarım, bir ülkenin stratejik güvenlik ve beka meselesidir.
Gıda enflasyonunu gerçekten dizginlemek istiyorsak önce şu gerçeği kabul etmeliyiz: Çiftçinin fiyatını baskılayarak enflasyonla mücadele edilmez. Çiftçinin maliyetini düşürüp üretimi artırarak edilir.
Kalın sağlıcakla…