Kıbrıs diye bir meselemiz vardır
1950’lerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kıbrıs hakkındaki resmi görüşü “Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur” cümlesiyle ifade ediliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntısı içinden İstiklal Harbi’yle çıkmış, İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalabilmek adına denge siyasetine mecbur kalmış Türkiye’nin o günkü koşullarında bile bu söylem tarihi bir hataydı.
1571’de 50 bin şehitle Türk toprağı olarak mühürlenen Kıbrıs adasının daha önceki hiçbir sahibinin ödediği bedel, bizim şehitlerimizle yazdığımız tapu senedi kadar açık değildir. Fetihten 67 gün sonra7 Ekim 1571’de İnebahtı’da Türk donanmasının yakılması ve 20 bin denizcimizin şehit edilmesi Kıbrıs için ödenen diyetin bitmeyeceğini göstermişti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu havzasına doğru çekilmeye başladığı fırtınalı yıllarda Rus tehdidine karşı ve hükümranlık hakkı bizde kalmak kaydıyla 1878’de İngiltere’ye bırakıldı Kıbrıs... İngiltere ise emaneten devraldığı adayı 1914’te tek taraflı olarak ilhak edince o tarihten sonra Türkler artık kendi vatanlarında fazlalık haline geldiler.
CHP’li Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak 23 Ocak 1950’de “Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur. Çünkü Kıbrıs bugün İngiltere’nin hâkimiyeti ve idaresi altındadır” diyordu. Aynı yıl Demokrat Parti iktidarının Dışişleri Bakanı olan Fuat Köprülü de 20 Haziran 1950’de “Kıbrıs meselesi diye şimdilik bir mesele bizim ıttılaımızda değildir” açıklamasını yapmıştı. İktidar değişmiş ama Kıbrıs’a bakış değişmemişti.
Türkiye’nin mesele saymadığı Kıbrıs’ı Yunanistan 16 Ağustos 1954’te Birleşmiş Milletlerin önüne getirdi. Bizim olanı sahipsiz bırakan anlayış nedeniyle Rumların Enosis programına hareket alanı açıldı. Türkiye diplomasi, dünya barışı, Türk-Yunan dostluğu masallarıyla oyalanırken Rum tarafı papazını, askerini, şehirlisini, köylüsünü adadaki Türk varlığını yok etme amacı etrafında örgütledi. Başpiskopos Makarios’un cumhurbaşkanlığı makamında bulunduğu bir dönemde hazırlanan Akritas Planı, Türklerin devlet kurumlarından uzaklaştırılmasıyla başlayıp adadan atılmasını veya imha edilmesini öngörüyordu.
Rumlar bize “Kıbrıs diye bir meselemizin olduğunu” sebil gibi Türk kanı dökerek öğrettiler. 1963-1964 saldırılarında 364 Türk şehit edildi. 30 bin Kıbrıs Türkü 103 köyü terk etmek zorunda bırakıldı. Bu vahşetin en acı görüntülerinden birisi 24 Aralık 1963 günü Lefkoşa’nın Kumsal bölgesindeki İrfan Bey Sokağı’nda ortaya çıktı. Türk Alayı’nda görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet Hanım ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan’ın cansız bedenleri saklandıkları banyo küvetinin içinde bulundu. Murat 6, Kutsi 4 yaşında, Hakan ise sadece 6 aylıktı…
Mürüvvet Hanım’ın üç çocuğuyla birlikte sığındığı küvet “neden Kıbrıs diye bir davamız olduğunun” bütün siyasi izahlardan daha açık deliliydi.
15 Temmuz 1974’te Yunan Cuntasının desteğiyle darbe yapan Nikos Sampson Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak üzere Makarios’u devirdi. Türkiye ise 20 Temmuz 1974’te garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale etti. Kıbrıs Barış Harekâtı Kıbrıs Türklerinin toplu bir etnik temizlikle adadan silinmesinin önüne geçmekle kalmadı, Türkiye güney sahillerinin güvenliğini ve Doğu Akdeniz’deki varlığını güvence altına aldı.
Türk ordusunun saha üstünlüğüne rağmen dönemin uluslararası şartları içinde taksimci bir siyaset izlenerek harekât sınırlı tutuldu. Adanın tamamı alınsaydı şimdi daha az sorunla karşı karşıya kalacağımız hakkında hiç şüphe yok. Çünkü aradan 52 yıl geçtiği halde Kıbrıs hâlâ çözülememiş bir meseledir. Türkiye’yi adada “işgalci” olarak tanımlayanların sayısı azalmadığı gibi Rum tarafı reddettiği her çözüm teklifinin ardından mağdur rolüne bürünmeye devam ediyor. Rum-Yunan-İsrail yakınlaşması ise Kıbrıs meselesini daha tehlikeli bir zemine taşıyarak Türkiye’nin teyakkuzda bulunmasını gerektiriyor. Bu üçlü, Ortak Eylem Planı’na imza atarak müşterek operasyon faaliyetleri, özel kuvvet eğitimleri ve askeri istişareler konusunda mutabık kaldılar. Yani hazırlanıyorlar… Ancak hesaplarında 1974 öncesinin tereddütlü Türkiye’si yok. Kıbrıs’ı Türkiye’nin meselesi olarak gören ve habis planlar yapanların hesaplarını bozabilme kudretine sahip bir Türkiye var.