Irak bize ırak değil
Irak ile Şemdinli’den batıya doğru Silopi’ye kadar 384 kilometrelik kara sınırımız var. Irak, en uzun kara sınırımızın bulunduğu üçüncü komşumuzdur.
Yedinci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Türkler bölgeye yerleşmeye başladı.
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’ı fethetti. Tuğrul Bey, Doğu’nun ve Batı’nın Hükümdarı unvanını Bağdat’ta aldı. Büyük Selçuklu Devleti yıkılırken Irak Selçuklu Devleti kuruldu.
Irak’ta neredeyse 1500 yıldır hep Türkler vardı.
Anadolu’nun bağrından doğan Fırat ve Dicle nehirleri Irak’ta birleşip Şattülarap adını alır ve Basra Körfezi’ne dökülür.
Ilgıt ılgıt sam yeli eser Irak’tan. Aynı göğe bakmış, aynı yağmurda ıslanmış, aynı suyu içmişiz yüzyıllardır.
Daha dün gibi değil mi Genç Osman’ın Bağdat’ın kapısını açtığı? Çanakkale’de Erbilli, Kerküklü, Musullu Türk evlatları yan yana yatmıyorlar mı?
Sarp dağlar, masa başı haritalar, emperyalist fitneler ayıramaz bizi ne soydaşlarımızdan ne de komşularımızdan. Zira özümüz bir, mazimiz bir, türkümüz birdir. Kırşehir’imizin bozlağı neyse Kerkük’ümüzün hoyratı da odur.
Kerkük, Türk milletinin kalbindeki sızı, dilindeki türküdür. Kervan yollarının han şehridir. Kerkük’ün altı ayrı, üstü ayrı zengindir.
Petrol, Kerkük’ün yüzünün karasıdır.
Öyle ki 4. Murad Dönemi devlet arşivlerinde, Kerkük’te toprağı tırmıkla çizip kürekle havuzladığınızda gün batmadan petrol biriktiği yazar. Yerin altından toprağın üzerine petrol sızar.
Sultan 4. Murad Han, 1640 yılında yayımladığı fermanla Kerkük’te doğal yollarla yüzeye çıkan petrolün dönemin şartlarıyla toplanıp işletilmesi hakkını Neftçi ailesine vermiştir.
Böylelikle Kerküklü köklü bir Türkmen aile olan Neftçiler, Kerkük petrollerinin arama ve işletme hakkına sahip olmuştur. Neftçizadeler; yüzlerce yıl topraktan sızan ham petrol, zift ve katranı arama, çıkarma ve satma hakkını ellerinde tutmuştur. Bu durum 1787 yılındaki 1. Abdülhamid fermanıyla da tescil edilmiştir. Neftçizadeler bu işletme hakkını 1925 yılına kadar sürdürmüştür.
Kerkük ve Musul başta olmak üzere Bağdat’ın kuzeyindeki petrol sahaları Sultan 2. Abdülhamid’in şahsi mülküydü. 19. yüzyılın sonlarında sanayi devrimiyle birlikte petrolün küresel güç dengelerini değiştireceğini öngören cennetmekân Sultan 2. Abdülhamid Han, stratejik bir hamleyle 1888 ve 1889 yıllarında çıkardığı iradelerle Kerkük ve Musul çevresindeki petrol sahalarını Hazine-i Hassa’ya devretmiştir. Bundaki amaç; Osmanlı topraklarına göz diken emperyalist devletlerin ve yabancı şirketlerin bölgeye sızmasını engellemek, stratejik petrol kaynaklarını bizzat padişahın şahsi hukukuyla, özel mülkiyet hakkıyla koruma altına almaktır.
Irak; tarihi, coğrafi, milli, insani, ekonomik ve kalkınma boyutlarıyla göz bebeğimiz değerindedir.
Sınır taşları bir milletin özünü ayırmaya yeter mi? Asla! Kerkük, Türkiye için sınır ötesinde bir yer değil; Anadolu’nun, Kafkasya’nın, Orta Doğu’nun ve Türkistan’ın gök bayrak altında atan damarıdır.
Yaklaşık yüzyıl önce petrol hırsıyla Osmanlı toprağı olan Irak’a saldıran çakalların ayak oyunlarıyla çizdikleri haritalar bizi birbirimizden kopartamadı.
Emperyalistlerin kabarmış iştahlarını kendilerine kazanç kapısı gören, sözde Osmanlı vatandaşı Ermeni asıllı Calouste Sarkis Gulbenkian 1912 yılında bir petrol şirketi kurdu. Adında Türk geçen ancak içinde Türk’ten başka herkesin bulunduğu bu şirket, 1925 yılında ayak oyunlarıyla Irak petrollerinin işletilmesine el koydu.
Yüzyıl sonra bugün; gönül ve kültür coğrafyamızın, kadim tarihimizin öz kardeşi Irak halkı ve hükümetiyle Türk milleti ve devleti arasında yapılan anlaşmayla Türkiye, Kerkük petrol sahasındaki arama ve işletme faaliyetlerine yüzde on beş payla ortak oldu.
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Türkiye’nin günlük ham petrol ihtiyacını karşılama taahhüdünde de bulundu.
Kalkınma Yolu Projesi’nin ilerlemesi için çok önemli, büyük adımlar atıldı.
Başbakan ez-Zeydi’nin "Kimseden istemeyin, biz varız" anlamındaki sözleri ve duruşu kadim ilişkilerimizin bir nişanıydı.
Bir kez daha bilinmelidir ki Irak bize "ırak" değildir.