FETÖ’nün izinde...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bölgemizde gelişen tehlikelere karşı iç cephe vurgusu yaptı.
Ardından MHP Lideri Devlet Bahçeli, DEM’e el uzattı.
İP Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise yaşanan bu gelişmeleri “Bunların ince siyasi hesaplarının ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Türkiye’yi sizlere ve sizin kirli planlarınıza kurban ettirmeyeceğiz” sözleriyle karşıladı.
***
Cumhur İttifakı ortakları dünyaya Türkiye’nin sarsılmaz bir iç cepheye sahip olduğunu göstermeye çalışırken, Dervişoğlu tüm mesaisini bunun tam tersini anlatmaya ayırdı.
1 Ekim 2024 tarihinden bu yana neredeyse her gün, dünyaya devlet, millet ve tarih perspektifinden bakmadığını kanıtlayan söylemleri üretip durdu.
Elbette böyle davranmasının bir sebebi vardı.
***
İç cephe çağrısında da, sonrasında yaşanan gelişmelerde de gördüğü tek şey oy hesabıydı.
Nitekim aynı bakış açısını, Terörsüz Türkiye hedefini duyar duymaz dillendirdiği akıl almaz senaryolar aracılığıyla da ortaya koydu.
Oy avcılığı uğruna söylemediği yalan, atmadığı iftira kalmadı.
***
Terörsüz Türkiye’yi “ihanet süreci” olarak tanımladı.
Bu hedefin “birlik ve bütünlüğümüze kast edeceğini” savundu.
Hatta “Türk milletinin aldatıldığını” bile öne sürdü.
***
İmralı’ya kurucusu olduğu terör örgütünü feshettiren çağrının yaptırılması konusuna daima özel parantezler açtı.
PKK silah bırakırken “Bu silah bırakma değil, cambaza bak oyunudur!” açıklamasını yaptı.
“ABD’nin verdiği silahları PYD/PKK teslim eder mi hiç, siz geri zekâlı mısınız?” sözleriyle Türkiye’nin terörle mücadeledeki stratejik hamleleri aklınca gölgelemeye bile çalıştı.
***
Yetmedi, TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na üye vermedi.
Üstelik kurulan komisyonu “komisyonculukla” suçladı.
Komisyonun raporu sonrasında suçlamalarını “Şifreli bir dil kullanıyor. Eğer bu dili kabul ederseniz, hiçbir şüpheye yer yoktur ki yarın anayasanın vatandaşlık tanımı tartışılır. Öbür gün yerel özerklik konuşulur. Sonra da federasyon masaya gelir” sürdürdü.
***
Attığı her adım, etrafını saranların dillendirdiği “Komisyon meselesinde en sağlam duran İYİ Parti’ydi. İYİ Parti bunun karşılığını aldı. Ben bu duruşla İYİ Parti’nin daha da yükseleceği kanaatindeyim” düşüncesini Türk milletinin önceliklerinin önüne koyduğu gerçeğini doğrular nitelikteydi.
Türkiye hedefe yaklaştıkça Dervişoğlu'nun itirazlarının dozu da yükseldi.
Bir gün Meclis kürsüsünden ip fırlattı, başka bir gün akıl dışı “kırmızı hat” zırvasını uydurdu.
***
Gelinen noktada içerisinde bulunduğu son durumu“1 yıl 9 aydır milletimizden kaçırılan her adımı kayda geçirdik. Cumhuriyete karşı kalkışmada görüyoruz ki içeriği ile kalkışma süreci tam olarak karşımızda. Çerçeve yasa olarak adlandırılan ihanet belgesini asla ve kat’a kabul etmeyeceğiz” cümleleriyle açıkladı.
Asıl sorulması gereken soru da tam bu noktada ortaya çıktı.
Bir yıl dokuz ay boyunca neredeyse her gelişmeyi yanlış okuyan bir siyasetçi, aynı söylemleri sürdürme ısrarını yalnızca kendi siyasi muhakemesiyle açıklayabilir miydi?
***
Hatırlayın bir ara, “Millete karşı suç işleyenler gün gelecek adalet huzurunda vallahi hesap verecektir, billahi hesap verecektir. Bu hesabı bize sormayı nasip etmesi için Cenabı Allah'a yalvarıp yakarıyorum” dedi ve o gün bugündür dilinden “İhanetin zaman aşımı olmaz” sözünü düşürmedi.
Herkes terörün biteceği güne odaklanırken Dervişoğlu’nun, sürekli “hesap sorma” söylemini öne çıkarması tesadüf müydü?
Terörün bitişinden rahatsızlığını dile getiren bir siyasetçinin geliştirdiği söylemler, neden FETÖ'ye dair bu kadar çok iz taşıyordu?