Mekke Anlaşması: Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan

YAYINLAMA:
Mekke Anlaşması: Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan

Orta Doğu'nun son yüzyılına bakıldığında bölgedeki çatışmaların önemli bir kısmının bölgeye yabancı dış güçlerin müdahaleleri, enerji kaynaklarının kontrolü ve güvenlik bağımlılıkları üzerinden şekillendiği görülmektedir. Bölge ülkelerinin sahip oldukları ekonomik kapasite ve doğal kaynaklara rağmen kendi güvenlik politikalarını tam olarak şekillendirememeleri ise bu düzenin devamlılığını sağlayan temel faktörlerden birisi olmuştur. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında şekillenen yeni savunma anlayışını da bu çerçeve üzerinden değerlendirmek faydalı olacaktır.

Dünyadaki güç mücadelesinin niteliği giderek değişmektedir. Artık yalnızca ekonomik kapasite veya nüfus büyüklüğü devletlerin uluslararası sistemdeki konumunu belirlemek için yeterli değildir. Ukrayna-Rusya savaşıyla daha görünür hale gelen yeni güvenlik ortamı, askeri kapasite kadar savunma sanayii üretiminin, teknolojik bağımsızlığın, enerji güvenliğinin ve devletler arasındaki askeri entegrasyonun önemini ortaya çıkarmıştır. Bu sebepten güçlü devlet olmanın temel şartlarından birisi, kriz anında kendi güvenliğini sağlayabilecek kapasiteye sahip olmak ve bunu güvenilir ittifaklarla desteklemektir.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayan özellikleri tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayiinde elde ettiği kazanımlar, konvansiyonel askeri kapasitesi ve operasyonel tecrübesi, Pakistan'ın sahip olduğu nükleer caydırıcılık ve askeri gücü, Suudi Arabistan'ın ise ekonomik kapasitesi, enerji kaynakları ve İslam dünyasındaki konumu birlikte değerlendirildiğinde önemli bir stratejik potansiyel ortaya çıkmaktadır. Ancak burada esas mesele üç ülkenin sahip olduğu askeri imkânların matematiksel olarak bir araya getirilmesi değildir. Asıl belirleyici husus, ortak planlama, istihbarat paylaşımı, savunma teknolojilerinin geliştirilmesi, askeri eğitim, erken uyarı sistemleri ve müşterek hareket kabiliyetinin hangi seviyeye ulaştırılacağıdır. Zira ittifakların caydırıcılığını belirleyen unsur kriz anında ortak hareket edebilme iradesi ve kapasitesidir.

Diğer taraftan böylesi bir yapılanmanın ortaya çıkmasını yalnızca üç ülkenin güvenlik ihtiyaçları üzerinden değerlendirmek de eksik olacaktır. ABD'nin Orta Doğu'daki güvenlik mimarisi, Çin'in enerji ve ticaret güzergâhlarına yönelik yaklaşımı, Rusya'nın Avrasya'daki güç mücadelesi, Hindistan-Pakistan rekabeti ve İsrail'in bölgede süregelen saldırgan politikaları düşünüldüğünde kurulacak her yeni güvenlik mekanizması aynı çevrelerin hesaplarını doğrudan etkileyecektir. Özellikle İsrail'in Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den İran'a uzanan saldırgan politikaları ve bölgede askeri üstünlüğünü kalıcı hale getirme arayışı, İslam dünyasının kendi güvenlik mekanizmalarını oluşturma ihtiyacını daha görünür hale getirmiştir. İsrail'in bölgede sınırsız hareket alanına sahip olduğu düşüncesinin ortadan kaldırılması ancak diplomatik söylemin askeri ve ekonomik caydırıcılıkla desteklenmesiyle mümkündür. Bu anlamda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulacak etkili bir güvenlik mekanizması bölgenin güç dengelerini değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir.

Türkiye uzun zamandır bölgesel sorunların yine aynı bölgedeki ülkeler tarafından çözülmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım diplomatik bir söylemin ötesinde Türkiye'nin takip ettiği stratejik bağımsızlık politikasının doğal sonucudur. Türkiye'nin NATO üyeliğini devam ettirirken Rusya, Çin, Körfez ülkeleri, Türk dünyası ve Asya ülkeleriyle farklı düzeylerde ilişkiler geliştirebilmesi de dış politikadaki çok yönlülüğün bir yansımasıdır.

Tam da böylesi bir süreçte Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalandığı açıklanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması oldukça önemlidir. Anlaşmayla üç ülkeden herhangi birisine yönelik silahlı saldırının tamamına yönelik saldırı kabul edilmesi, meseleyi klasik savunma sanayii veya askeri eğitim iş birliğinin ötesine taşımaktadır. Bu yaklaşım doğrudan kolektif savunma anlayışına dayanmaktadır. Bundan sonraki süreçte ortak komuta, istihbarat paylaşımı, askeri planlama ve savunma sanayii entegrasyonu gibi alanlarda atılacak adımlar anlaşmanın gerçek kapasitesini belirleyecektir. Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesinde düzenlenen bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkı çerçevesinde ele alınması da ayrıca önemlidir. Şöyle ki yapılan anlaşmanın uluslararası hukuk içerisinde meşru bir kolektif savunma zemini üzerinden şekillendirildiğini göstermektedir.

Bununla beraber anlaşmanın önünde önemli sınamalar bulunduğu da göz ardı edilmemelidir. Suudi Arabistan'ın ABD ile olan askeri ilişkileri, Pakistan'ın Hindistan ve Afganistan eksenindeki güvenlik sorunları, Türkiye'nin NATO üyeliği ve üç ülkenin İran başta olmak üzere bölgesel aktörlerle farklı ilişkileri ortak mekanizmanın işleyişini doğrudan etkileyebilecektir. Buna karşın ortaya çıkan tablo önemlidir. Zira Orta Doğu'nun kendi güvenliğini dışarıdan ithal ettiği bir sistemden, bölge devletlerinin kendi caydırıcılık mekanizmalarını oluşturduğu yeni bir anlayışa geçiş potansiyeli güçlenecektir. Bunun genişlemesi ve kurumsallaşması halinde yalnızca bölgesel güvenlik dengeleri değil, küresel aktörlerin Orta Doğu üzerindeki hareket alanları da yeniden şekillenecektir.

Böylesi bir süreçte Türkiye'nin stratejik bağımsızlığını koruyarak Batı ile olan kurumsal ilişkilerini sürdürmesi, aynı zamanda Orta Doğu ve Asya'da kendi güvenlik ağını geliştirmesi gerekmektedir. Türkiye'nin esas gücü bir ittifakın parçası olmakla diğerinden uzaklaşmasında değil, kendi milli çıkarlarını merkeze alarak farklı güç merkezleri arasında bağımsız hareket kabiliyetini koruyabilmesindedir. Mekke'de ortaya konulan iradenin gerçek anlamı da ancak bu anlayışın kurumsal ve sürdürülebilir bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşmesi halinde ortaya çıkacaktır.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...