Nöbet
Kızın yirminci doğum günüydü. İstanbul, hazanı yeni yeni hissetmeye başlamıştı. Koca çınarların turuncudan kahveye çalan yaprakları yere düşüyor, rüzgâr vurdukça yerdeki yapraklar evlerin duvarları ve eşikleri önünde yalpa yalpa birikiyordu.
Yıl 1978, aylardan ekim; ekimin üçüncü günü, günlerden salıydı. Saat 19.30 civarı, kız heyecanla bir pencerenin camına koşuyor; camdan akseden araba farlarını takip ediyor, beklediğini görmeyince salonun ortasındaki masanın üzerinde duran yemekleri, pastaları, pastaların üzerindeki mumu ve bardakların yerlerini defalarca kontrol ediyordu. Birkaç dakika sonra bir far daha aksedince yeniden pencere ve masa arasında koşuşturup duruyordu.
Kızın adı Fatma’ydı. Babası, İstanbul’un en varlıklı, hatta zengin sayılan adamlarından biriydi. Öyle zenginlerden ki parayı hiç sevememişti; zenginlik tavrına hiç zuhur etmemişti. Parası, sevdiği hiçbir şeyin yerine geçememişti; hele vatan, millet, devlet sevgisinin yerine hiç mi hiç geçememişti.
Fatma’nın o zamanlar seksen yaşında bir babaannesi varmış. Annesi elli yaşlarında; biri küçük —küçük dediğime bakmayın, yaşı küçük sadece, kendisi dev gibi— on yedi yaşında Mustafa adında bir erkek kardeşi ve bir de tekne kazıntısı, dünya tatlısı on üç yaşında kız kardeşi varmış.
Fatma’nın babası İstanbul’da, Yeşildirek’te yaşardı. Bir ayağı hep köyünde olsa da tam bir İstanbul beyefendisiydi. Konumu ve durumu ne olursa olsun hiç kimseye direkt adıyla hitap etmez, sonuna muhakkak “Bey” takısı eklerdi. Onu tanıyan hemen herkes de kendisine "Recep Bey" veya "Recep Abi" gibi nazik hitaplarda bulunurdu.
Recep Bey kimseye küsmez, küslükleri de hiç sevmezdi. İster köyünde ister Yeşildirek’te bayram namazlarından sonra kocaman kahvaltı sofraları kurar, küsleri barıştırırdı. Bazı zamanlarda Yeşildirek Camii'nde namaz kıldırır, hatta bazen Cuma namazlarını kıldırıp hutbe okurdu. Namaz çıkışlarında muhakkak cemaatle selamlaşır, hasbihal ederdi.
Fatma, saat 19.50’ye kadar neredeyse her dakika başı, belki yirmi beş defa pencereyle masa arasında mekik dokumuştu. Öyle ya, hayatındaki en önemli yıl dönümlerinden biriydi; yirminci yaşına giriyordu. Bir yandan heyecan, bir yandan içindeki tarifsiz sıkıntı yüzünü al basar etmişti Fatma’nın.
Dakikalar böylece geçti. Saat 20.00 civarı hava aydınlıkla karanlık arası bir zamandı babasının her zaman araba koyduğu yerler dolmuştu."Babam nereye koyacak arabayı?" diye hayıflandı kendi kendine. Babasının her zaman park ettiği yerin civarında üç beş gölge karanlıkta seğirtiyordu. Saat 20.00 ile 20.30 arası bir darlıkta dışarıdan silah sesleri geldi. Fatma önce cama koştu; babasıyla kardeşini arabada gördü. Etrafta herkes yere çökmüştü; tek tük silah sesleri vardı ama kaçışanlar da görülüyordu. Fatma merdivenlerden kapıya koştuğunda komşuları bırakmadı, sımsıkı sarıldılar Fatma’ya, sanki doğum gününü kutlar gibi... Korkmuşlardı, dışarı salmadılar. Sesler azalınca bir esnafın haykıran sesi duyuldu: Koşun, Recep Abi’yi vurdular! Yetişin, imdat!
Vurulan Recep Abi’ydi. Bir de yanındaki aslan parçası, daha on yedi yaşındaki oğlu Mustafa... Mahallenin dert babası, doğruluk timsali, herkesin abisi, Milliyetçi Hareketin Ülkücüleri İstanbul İl Başkanı RECEP HAŞATLI.
Ülkücüler; Bakanımız Gün Sazak Bey’i, İl Başkanımız Recep Haşatlı Bey’i ve toplam 12 il başkanımızı, Belediye Başkanımız Hikmet Tekin Bey’i, kırk dört ilçe başkanımızı “GÖREVDEYKEN” şehit verdik. Dava adamlığı ve reislik mertebesinde binlerce ağabey ve ablamızı sendika önlerinden, parti binalarından, bazen pazar yerinden, bazen de bir minibüse binerken şehit verdik.
Allah’a (C.C.) hamdolsun ki kalleş pusularda, hain tuzaklarda şehit edilen hiçbir başkanımızın yeri boş kalmadı.
Hamdolsun ki teşkilatımız hiçbirinin aziz hatırasını unutmadı, unutturmadı.
Ülkü Ocaklarında bir seminer esnasında Tahir Hocam, “Ülkücülük, aynı Çanakkale savaşlarındaki askerler gibi yaşamaktır. Önünde koşarken şehit olan arkadaşının üzerinden atlayıp sancağı kapıp onun yerine geçebilmektir ülkücülük. İl, ilçe başkanların şehit edilirken, daha kabristandan dönerken şehit edileceğini bile bile göreve talip olabilmektir ülkücülük” demişti.
Ülkücüler acıları kalplerinde, davaları şuurlarında; tavırları, duruşları ve edep halkasıyla dimdik ayaktadır. Şehitlerimizin ve Taş Medreseli ağabeylerimizin aziz hatıraları Kızılcahamam’dan bütün Türk dünyasına oksijen vermekte, gölge olmaktadır.
İlçe başkanlığı yaptığım yaklaşık altı yıllık dönemde, her gün şehit bir ilçe başkanımın nöbetini tuttum dava arkadaşlarımla birlikte.
Milliyetçi Hareket Partisinin “Kardeşlik Kalbimizde Gelecek Aklımızda” temalı, ay yıldızlı “çınar” ağacı sembollü 15. olağan il ve ilçe kongrelerimiz tamamlandı. Her ilçe ve il başkanımız mazbatalarını teslim aldı, görevine başladı. Hayırlı olsun ziyaretleri, iade-i ziyaretler nihayete ermek üzere. Seçilen her il, ilçe başkanımız teşkilatlarımızda davamızın temsilcisidir. Her birisinin mutlak surette muvaffak olmak için gayret sarf edeceğinden eminim.
Her birisinin, şehit ağabeylerimizin nöbetlerini tuttuklarından eminim.
Bu vesileyle, göreve devam eden veya göreve yeni seçilen tüm başkanlarımı tebrik ederim.