Ekrandaki hikâye, zihindeki şartlanma
Akşam oluyor. Evlerde televizyonlar açılıyor. Bir dizi başlıyor. Kimi zaman bir aile hikâyesi, kimi zaman bir aşk, kimi zaman suç, mafya, savaş, istihbarat veya devlet mücadelesi…
İnsanlar yalnızca bir hikâye izlediğini düşünüyor.Oysa ekranın karşısında yalnızca hikâyeler tüketilmiyor. Düşünceler, değerler, davranışlar ve dünyaya bakış biçimleri de yeniden üretiliyor.
İşte tam da burada önemli bir mesele karşımıza çıkıyor.“Önce hikâye, sonra alışkanlık”.
Bir davranış veya düşünceyle ilk kez karşılaşılanılmasıyla, aynı davranışın yıllarca tekrar tekrar gösterilmesi aynı şey değildir.
İnsan ilkinde şaşırır. İkincisinde dikkat kesilir. Üçüncüsünde alışmaya başlar.Bir süre sonra ise artık sorgulamamaya başlar.
Psikolojide öğrenme süreçlerinin önemli unsurlarından biri tekrardır. Bir davranış belirli sonuçlarla sürekli eşleştirildiğinde zihinde çağrışımlar oluşur.
Diziler de tam burada güçlü bir araçtır.
Bir karakter sürekli cesaret, güç ve başarı ile ilişkilendiriliyorsa, onun davranışları izleyicide olumlu bir model hâline gelir.
Buna karşılık belirli bir kişi, grup veya ülke sürekli tehdit, ihanet ve kötülükle birlikte gösteriliyorsa, zamanla o kişi, grup veya ülkeye ilişkin olumsuz bir çağrışım oluşur.
İşte şartlanmanın en basit biçimlerinden biri “tekrar eden eşleştirmeler”dir.
Diziler bu nedenle güçlüdür.Çünkü izleyiciye kuru bir bilgi vermek yerine, bilgiyi bir karakterin hayatı üzerinden sunar. Kahraman mücadele eder, kaybeder, intikam alır, kazanır. İzleyici onunla birlikte üzülür, öfkelenir, sevinir.
Bu noktada anlatı, yalnızca zihne değil, duygulara da hitap etmeye başlar. Kötülük sürekli gösterilirse normalleşir.
Şiddet, ihanet, aldatma, uyuşturucu, kumar, lüks ve gösteriş, aşırı tüketim, gayrimeşru ilişkiler ve suç dünyası gibi unsurların sürekli ve sıradanlaştırılarak ekranlara taşınması, zamanla toplumsal değerlerin algılanış biçimini etkiler.
Bunların sürekli gösterilmesi, mutlaka izleyicinin bunları benimseyeceği anlamına gelmez.Fakat sürekli tekrar, “bu da hayatın bir parçası” algısının güçlenmesine katkıda bulunur.
İşte burada “medya okuryazarlığı” önem kazanır.Çünkü izleyici ile ekran arasına bir bilinç koymak gerekir.
Türk televizyon tarihinde önemli bir yere sahip olan ve güncel tartışmalar bağlamında da sıklıkla gündeme gelen Kurtlar Vadisi ve türevleri, bu açıdan ayrıca ele alınması gereken dikkat çekici bir örnektir.
Dizi yalnızca suç ve mafya dünyasını anlatmadı. Zamanla devlet, istihbarat, uluslararası ilişkiler, Ortadoğu, savaşlar ve küresel güç mücadeleleri gibi konuları da hikâyesinin merkezine taşıdı.İzleyiciye sık sık görünenden daha büyük bir dünyanın olduğu fikri sunuldu.
Kim masum?Kim suçlu?Kim mağdur?Kim güçlü?Bu soruların cevapları yalnızca diyaloglarla değil, kamera açıları, müzik, karakterlerin davranışları ve hikâyenin kimin gözünden anlatıldığıyla da verildi.
Demek ki mesele yalnızca ne gösterildiği değil, neyin sürekli gösterildiğidir.
Tek bir dizi dünyayı değiştirmez.Tek bir sahne de insanın düşüncesini bütünüyle değiştirmez.Fakat tekrar, duygu, model alma ve normalleştirme bir araya geldiğinde medyanın toplumsal etkisi göz ardı edilemez.
Burada asıl soruyu doğru sormak gerekiyor.“Diziler toplumu zehirliyor mu?”ya da “Toplum, izlediği dizilerin kendisini nasıl etkilediğinin farkında mı?”
Cevap genelde “hayır” olacaktır. Çözüm ise ekranı kapatmak değildir.Mesele ekran karşısında zihni açık tutabilmektir.
Bugün savaşlar yalnızca cephelerde yapılmıyor.Bilgi alanında da mücadele var.Algılar üzerinde de mücadele var.Kültür alanında da mücadele var. Ekranlar bu mücadelenin en güçlü araçlarından biri.
Ekrandaki kahramanlar sevilebilir.Dizinin hikâyesinden etkilenilebilir.Bir karakterin sözü yıllarca hatırlanabilir ama sonunda insan kendine şu soruyu sormalı:
“Ben bu hikâyeyi mi izliyorum, yoksa bu hikâye benim dünyaya bakışımı mı şekillendiriyor?”
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü ekran karşısında gözler açıkken zihin uyumamalıdır.