Berlin çiftliği, Ankara dekarı konuşuyor!
Tarım politikalarını yalnızca “çiftçiye kaç lira destek verildi?” sorusuyla değerlendirmek eksik kalıyor. Asıl mesele; üreticinin gelecek yıl tarlasına ne ekeceğini, hangi maliyetle üreteceğini ve bir krizle karşılaştığında devletin yanında olup olmayacağını bilmesidir. Yani mesele sadece destek değil; sürdürülebilirlik, öngörülebilirlik ve sahaya dokunabilmektir.
Türkiye ile Almanya’nın 2026 yılında ortaya koyduğu iki farklı yaklaşım, tam da bu noktada üzerinde düşünmeye değer bir tablo sunuyor.
Türkiye, son yıllarda önemli bir değişikliğe giderek bitkisel üretim desteklerini ilk kez üç yıllık bir perspektife taşıdı. Temel destek, planlı üretim desteği ve üretimi geliştirme destekleri üzerinden oluşturulan sistemle üreticinin ekim kararından önce ne kadar destek alacağını görmesi amaçlandı. Bu, geçmişte sıkça eleştirdiğimiz “önce ek, sonra desteği öğren” anlayışından daha doğru bir noktadır.
Son yapılan güncellemeyle 2026 yılı destek katsayısı 310 liradan 367 TL/dekara, 2027 için ise 442 TL/dekara çıkarıldı. Buğday, arpa ve dane mısırda toplam temel ve planlı üretim desteği 954 TL/dekara yükseltilirken 2027 rakamı 1.149 TL olarak açıklandı. Mercimek ve nohutta 2027 desteği 1.326 TL/dekara, pamukta 1.989 TL/dekara ulaşıyor. Buzağı desteğinin 2.000 TL’ye, kuzu-oğlak desteğinin 430 TL’ye, çoban desteğinin 116.100 TL’ye çıkarılması da üreticinin artan maliyetlerinin görüldüğünü gösteriyor.
Bunları küçümsemek doğru olmaz. Özellikle desteklerin üretim öncesinde açıklanması ve planlı üretimin havza ve ürün bazında teşvik edilmesi, Türkiye açısından önemli bir zihniyet değişimidir. Su kısıtı bulunan bölgelerde ürün deseninin desteklerle yönlendirilmesi de sürdürülebilirlik açısından doğru bir adımdır.
Ancak Almanya örneğine baktığımızda başka bir boyut görüyoruz. Almanya Federal Tarım, Beslenme ve Memleket Bakanı Alois Rainer’in 2026 Hasat Raporu’ndaki yaklaşımı, yalnızca “destekleri artırdık” demiyor. Önce sahadaki problemi tarif ediyor.
Tahıl üretiminin yaklaşık 37,4 milyon tona gerilediğini, geçen yıla göre yüzde 7,3 kayıp yaşandığını; kışlık buğdayda yüzde 10,4, kışlık kolzada yüzde 11,5 düşüş beklendiğini açıklıyor. Ardından kuraklığı, sıcaklığı, yem kıtlığını, ekonomik sıkıntıları ve jeopolitik gelişmeleri aynı risk tablosunun içerisine yerleştiriyor.
Fark tam burada ortaya çıkıyor. Almanya’nın yaklaşımı, çiftçinin kaybını yalnızca “destek miktarını artırarak” karşılamaya çalışmıyor. Tarımsal işletmenin ayakta kalma kapasitesini güçlendirmeye yöneliyor.
Likidite yardım programı 500 milyon avroya çıkarılıyor; düşük faizli ve daha uzun vadeli yeni kredi programı hazırlanıyor. 2027 doğrudan ödemelerinin 4,2 milyar avrodan 4,9 milyar avronun üzerine çıkarılması planlanıyor. Sosyal sigorta primleri erteleniyor, bazı kira ödemelerine erteleme getiriliyor, mevcut kredilerin ana para ödemelerinin durdurulmasına imkân sağlanıyor. Daha da önemlisi iyi yıllarda kötü yıllara hazırlık sağlayacak vergi ve risk dengeleme mekanizmaları ile çoklu risk sigortaları tartışılıyor.
İşte sahaya dokunmak biraz da budur. Çünkü kuraklık yaşayan çiftçinin problemi yalnızca dekara aldığı desteğin 200 lira artması değildir. Bankaya ödeyeceği kredi vardır. SGK primi vardır. Mazotu, gübresi, tohumu, elektriği vardır. Hasadı yüzde 20 düştüğünde aynı borcu daha az ürünle ödemek zorundadır.
Türkiye’de desteklerin artırılması doğru; fakat bundan sonraki aşama “destek politikası”ndan “çiftlik dayanıklılığı politikasına” geçmek olmalıdır.
Alois Rainer’in açıklamasında belki de en önemli cümlelerden biri şudur: Yalnızca kriz yönetimi yeterli değildir; uzun vadeli ve önleyici tedbirler gereklidir. Bu anlayış suyun toprakta tutulmasından tasarruflu sulamaya, kuraklığa dayanıklı çeşitlerden araştırma sonuçlarının hızla tarlaya aktarılmasına kadar uzanıyor.
Türkiye’nin de asıl sınavı burada başlayacak. Planlı üretim yalnızca hangi ürüne kaç lira verileceğinin planlanması değildir. Su planlamasıdır, finansman planlamasıdır, sigortadır, pazar planlamasıdır, girdi maliyetinin öngörülmesidir ve çiftçinin gelirinin korunmasıdır.
Türkiye’nin üç yıllık destek modeline geçmesi bu nedenle önemli ve doğru bir başlangıçtır. Fakat yüksek maliyet ortamında bugün açıklanan rakamın çiftçinin hesabına geçtiği günkü satın alma gücü de en az rakamın kendisi kadar önemlidir. Destek zamanında ödenmiyorsa, üretici desteği almak için pahalı kredi kullanıyorsa, nominal artışın bir bölümü daha çiftçinin cebine girmeden kaybolabilir.
Almanya’dan çıkarılması gereken ders Almanya’yı kopyalamak değildir. Ders şudur: Çiftçiye yalnızca para vermek yetmez; çiftçinin yarınını da güvence altına almak gerekir.
Türkiye doğru bir kapı açtı. Üretim öncesi açıklanan, üç yıllık perspektife sahip, planlı üretimi merkeze alan destekleme modeli küçümsenmemeli. Şimdi o kapıdan daha ileri geçmek gerekiyor. Çünkü sürdürülebilir tarım; çiftçiye “bu yıl ne kadar destek vereceğiz?” sorusundan önce, “önümüzdeki beş yıl bu çiftçiyi nasıl üretimde tutacağız?” sorusuna cevap verebilmektir.
Son söz: Tarımda güçlü devlet, desteği en fazla açıklayan değil; çiftçinin kötü yılda da tarlasından vazgeçmeyeceği sistemi kuran devlettir.
Kalın sağlıcakla…