Zulmün tepesine inecek bir tayfun gerek
İsrail’in 2023 yılında Gazze’ye yönelik başlattığı soykırımın üçüncü yılı dolarken 74 binden fazla insan hayatını kaybetmiş ve bölgenin yaşanılabilir şartları yok edilmiştir. Saldırılar 2023’ten bu yana her geçen gün şiddetlenirken İsrail, “gönüllü göç” adı altında Filistinlileri başka ülkelere özellikle de Sina çöllerine sürgün ederek yapmak istediği etnik temizlik emelinden de vazgeçmemiştir.
Gazze’de yaşanan insanlık dramının sona erdirilmesi amacıyla bugüne kadar uluslararası toplum tarafından çok sayıda diplomatik girişimde bulunulmuş, ateşkes kararları alınmış ve çeşitli barış planları gündeme getirilmiştir. Ancak bütün bu girişimlere rağmen bölgede kalıcı barışın tesis edilememesi, mevcut uluslararası sistemin krizlerin çözümünde ne denli yetersiz kaldığını bir kez daha ortaya koymuştur. Nitekim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararların uygulanamaması ve uluslararası hukukun güçlü devletlerin siyasi çıkarlarına göre farklı şekilde işletilmesi, Gazze meselesini küresel sistemin geleceği açısından da önemli bir sınav haline getirmiştir.
Türkiye, savaşın başladığı ilk günden itibaren Gazze’de ateşkesin sağlanması, insani yardımların ulaştırılması ve Filistin halkının kendi topraklarında güven içerisinde yaşayabilmesi amacıyla yoğun bir diplomatik mücadele yürütmektedir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Gazze meselesine geniş yer ayırması, Filistin Devleti’nin tanınması çağrısını yinelemesi ve uluslararası toplumu sorumluluk almaya davet etmesi, Türkiye’nin konuya ilişkin kararlı yaklaşımını bir kez daha ortaya koymuştur.
Burada dikkat çeken önemli bir husus ise Türkiye’nin Gazze meselesini yalnızca insani boyutuyla değil, Orta Doğu’nun gelecekteki siyasi ve güvenlik mimarisiyle doğrudan bağlantılı şekilde değerlendirmesidir. Zira Filistin meselesinde kalıcı bir çözüm sağlanmadan bölgede sürdürülebilir barışın tesis edilmesi oldukça güç görünmektedir. Dolayısıyla Ankara’nın iki devletli çözüm temelinde yürüttüğü diplomatik girişimler, mazlum Filistin halkının hakkının korunmasıyla beraber bölgesel istikrarın sağlanması açısından da büyük önem taşımaktadır.
Diğer yandan İsrail’in uluslararası baskılara ve diplomatik girişimlere rağmen askerî faaliyetlerini sürdürmesi, barışın sağlanmasında yalnızca diplomatik çağrıların yeterli olup olmadığı sorusunu da beraberinde getirmektedir. Peki, uluslararası hukukun uygulanamadığı, alınan kararların sahaya yansımadığı ve diplomatik girişimlerin sonuçsuz kaldığı bir ortamda kalıcı barış nasıl sağlanacaktır? Kaldı ki Gazze’de yaşananlar, bölgesel güvenliğin yalnızca diplomatik girişimlerle değil, güçlü bir savunma kapasitesi ve caydırıcılıkla birlikte ele alınması gerektiğini de göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayisinde attığı adımlar ve geliştirdiği millî sistemler, değişen küresel güvenlik şartları karşısında stratejik hareket alanını genişletmektedir. Nitekim TAYFUN balistik füze sisteminin geliştirilmesi, Ankara’nın savunma alanında dışa bağımlılığı azaltma ve caydırıcılık kapasitesini artırma hedefinin önemli örneklerinden biridir.
Ancak burada askerî güç ile diplomasi arasındaki ilişkinin doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu askerî kabiliyetlerin temel amacı yeni savaşların ortaya çıkması değil, muhtemel tehditlerin önlenmesi ve barışın korunmasına yönelik caydırıcılığın sağlanmasıdır.
Gazze’de yaşanan insani felaket, uluslararası sistemin mevcut yapısının sorgulanmasını zorunlu hale getirirken Türkiye’nin barışın sağlanmasına yönelik girişimlerinin önemini de artırmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin bir taraftan uluslararası hukuk ve diplomasi temelinde Filistin halkının haklarını savunması, diğer taraftan değişen bölgesel ve küresel güvenlik dengeleri karşısında askerî caydırıcılığını güçlendirmesi büyük ehemmiyet arz etmektedir.
Arz-ı Mevud gibi boş heveslerle kan ve cinayetten beslenenlere karşı diplomatik kanallar artık tükenmeye başlamıştır. Madem ki İsrail “Aksa Tufanı”nı gerekçesiyle başlattığı katliamdan vazgeçmiyor, mazlumun ahının yerde kalmayacağını günü, saati, vakti gelirse çelikten bir yumruğun yıldırım, kasırga ve tayfun olup tepelerine ineceği gerçeğini de kabul etmek durumundadır.