Türkiye, Davos vizyonunu nasıl uygular?
Davos’ta konuşulanları dinlerken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bunun Türkiye için anlamı ne? Daha da önemlisi, bu vizyonu Anadolu tarlalarına nasıl taşırız, nasıl uygularız?
Davos’ta tarım başlığı artık klasik anlamıyla ele alınmıyor. Konu yalnızca çiftçinin ne ektiği ne kadar verim aldığı ya da kaç ton üretim yaptığı değil. Asıl mesele, tarımın etrafında oluşan bütün zincirin; finansın, sanayinin, teknolojinin ve politikanın birlikte nasıl dönüştürüleceği.
Bugün Türkiye’de teknoloji denildiğinde akla ilk olarak veri (çiftçi için traktör) geliyor. Uydu görüntüleri, sensörler, veri analizi, yapay zekâ… Elbette bunlar önemli. Ancak Davos’ta gördüğüm tablo şunu söylüyor: Yeni yüzyılın teknolojisi yalnızca veri değil.
1900’lü yıllar fizik ve matematik çağıydı. 2000’lere kadar yaşadığımız dönem, klasik anlamda bir “teknoloji çağı”ydı. Ama 21. yüzyıl artık çok net biçimde biyoloji ve kimya çağı. Yani biyoteknoloji çağı.
Tarımda gerçek dönüşüm de tam burada başlıyor. Yeni nesil tohum teknolojileri, biyolojik gübreler, bitki besleme çözümleri, suyu ve toprağı birlikte yöneten sistemler… Bunlar yalnızca çiftçinin kullandığı araçlar değil; tarıma hizmet eden sanayi ve gıda şirketlerinin yeniden yapılanmasını gerektiren bir paradigma değişimi.
Türkiye’de bugüne kadar uygulanan tarım politikaları ağırlıklı olarak arz yönetimine odaklandı. Üretim miktarı, destekleme modelleri, alım fiyatları… Ancak tarıma dayalı sanayi ve tarım-gıda şirketlerinin teknolojik dönüşümü aynı hızda ele alınmadı. Oysa bu dönüşüm doğrudan çiftçinin verimliliğini, gelirini ve sürdürülebilirliğini etkiliyor.
Bu noktada kritik bir ayrımı net yapmak gerekiyor: Yeni dönemde en büyük sorumluluk yalnızca çiftçinin omuzlarında değil. Asıl görev, çiftçiye hizmet eden sektörlerde. Yani büyük tarım ve gıda şirketlerinde, tohumculukta, gübrede, sulama teknolojilerinde, finans kuruluşlarında.
Bugün Türkiye’de bu alanda adım atan şirketler var. Ancak ölçeğe baktığımızda tablo hâlâ yeterli değil. Yüz binlerce dönümü yöneten, binlerce çiftçiyle çalışan büyük yapılar için artık farklı bir rol tanımı gerekiyor. Davos’ta konuşulan iş birliği ruhu, eğer finans kuruluşları, kamu ve özel sektör arasında kurulabilirse, bu dönüşüm mümkün.
Davos’ta çizilen tarım vizyonu kulağa hoş gelen temennilerden ibaret değil. Aksine, çok somut bir mesaj içeriyor: Tarım artık yalnızca çiftçinin meselesi değildir. Tarım, finansın, sanayinin, teknolojinin ve kamu politikalarının birlikte yönetilmesi gereken stratejik bir alandır.
Peki, Türkiye bu vizyonu nasıl uygular?
Türkiye’nin temel sorunu çiftçinin teknolojiye uzaklığı değil. Asıl sorun, çiftçiye hizmet eden yapıların yani tarım ve gıda şirketlerinin, finans kuruluşlarının ve kamu mekanizmalarının bu dönüşüme yeterince hazır olmaması.
Davos’ta konuşulan yaklaşım, tarımı bir değer zinciri olarak ele alıyor. Ülkemizde tarım politikaları hâlâ büyük ölçüde arz odaklı ilerliyor.
Bunun anlamı açık: Tarım Bakanlığı’nın tek başına yetmediği bir yapıdayız. Sanayi, ticaret, enerji, çevre ve finans politikalarının tarımla entegre çalışması gerekiyor. Tarıma dayalı sanayi, gıda üretimi, ihracat ve teknoloji yatırımları tek bir stratejik çerçevede ele alınmadan bu dönüşüm mümkün değil.
Bugün Türkiye’de yüz binlerce dönümü yöneten, binlerce çiftçiyle çalışan büyük tarım ve gıda şirketleri var. Ancak bu şirketlerin önemli bir kısmı hâlâ tarımı yalnızca hammadde tedarik alanı olarak görüyor.
Davos vizyonu burada net bir rol değişimi tarif ediyor. Büyük şirketler artık sadece alıcı değil; teknoloji taşıyıcısı, finansman kolaylaştırıcısı ve bilgi ve inovasyon dağıtıcısı olmak zorunda. Tohumdan gübreye, sulamadan işleme teknolojilerine kadar biyoloji ve kimya temelli çözümleri sahaya indirmek bu yapıların sorumluluğunda. Bu dönüşüm gerçekleşmeden çiftçiden verim, sürdürülebilirlik ya da iklim uyumu beklemek gerçekçi değil.
21. yüzyılın belirleyici alanı biyoteknolojidir. Yeni nesil tohumlar, biyolojik bitki koruma ürünleri, mikrobiyal gübreler, su-toprak-bitki ilişkisini birlikte yöneten sistemler… Bunlar yalnızca Ar-Ge konusu değil; doğrudan sanayi ve üretim meselesidir.
Bu noktada kritik olan şudur: Biyoteknoloji yatırımları yalnızca kamuya ya da üniversitelere bırakılamaz. Özel sektör bu alanın ana taşıyıcısı olmak zorundadır. Aksi hâlde teknoloji ithal edilir, katma değer yine dışarıda kalır.
Finans başlığına geldiğimizde; tarımda dönüşüm istiyorsak, riski yalnızca çiftçinin üzerine yıkarak olmaz. Uzun vadeli kredi modelleri, performansa dayalı finansman, su ve verimlilik yatırımlarını ödüllendiren mekanizmalar kurulmadan bu dönüşüm ilerlemez. Finans sektörü tarımı yalnızca riskli alan olarak değil, stratejik yatırım alanı olarak görmek zorunda.
Son söz: Türkiye’nin en büyük avantajlarından biri, güçlü teknik insan kaynağıdır. Ziraat mühendisleri, gıda mühendisleri, biyologlar ve kimyagerler bu dönüşümü sahaya taşıyabilecek bilgiye ve donanıma sahip. Ancak bu bilgi, çiftçinin tecrübesiyle ve sanayinin ölçeğiyle buluşmadıkça sonuç üretmez. Davos’ta altı çizilen iş birliği ruhu tam olarak burada anlam kazanıyor.
Davos’ta konuşulanlar eğer Ankara’da, İstanbul’da ve en önemlisi Anadolu’da karşılık bulmazsa, bu vizyon sadece iyi niyet beyanı olarak kalır.
Ama eğer kamu, özel sektör ve finans birlikte hareket edebilirse; biyoloji ve kimya temelli teknolojiler sanayiye entegre edilebilirse; çiftçiye hizmet eden yapılar sorumluluk alırsa Türkiye için bambaşka bir tablo mümkün.
Gelecek nesillere kurumuş topraklar değil, bereketli havzalar bırakmak istiyorsak; Davos’u konuşmayı değil, Davos’u uygulamayı öğrenmek zorundayız.
Kalın sağlıcakla…