Küba dosyası yeniden açılırken
Soğuk Savaş'ın en sıcak başlıklarından biri olan Karayipler, uzun yıllar boyunca uluslararası siyasetin ikinci planına itilmiş gibi görünse de Küba dosyası ABD için hiçbir zaman kapanmamıştır. Son dönemde yaşanan gelişmeler de bu durumu zaten açık etmektedir. Bugün ABD'nin Küba'ya yönelik söylemleri, Washington'un bölgedeki askeri hareketliliği ve Trump yönetiminden gelen açıklamalar Karayipler’de yeni bir gündemin oluşacağını göstermektedir. Gerek ABD’li yetkililerin açıklamaları gerekse de bölgede askeri hareketlilik Venezuela’da yaşanan sürecin öncesini akıllara getirmektedir.
Son günlerde ortaya çıkan bilgiler dikkat çekicidir. Trump yönetiminin Küba içerisindeki bazı isimlerle temas arayışında olduğu iddiaları, Küba ekonomisinin kırılganlığına yapılan vurgular ve Venezuela üzerinden Havana yönetimine sağlanan enerji desteğinin hedef alınması olağandışı bir süreci işaret etmektedir. Buna Trump'ın “Küba başarısız bir ülke” açıklaması ile “insani temelde yardım etmek istiyorum” ifadeleri de eklendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Aynı süreçte ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Küba'yı doğrudan “ABD için ulusal güvenlik tehdidi” olarak tanımlaması ise meseleyi ekonomik veya ideolojik bir tartışmanın çok ötesine taşımaktadır.
Uluslararası siyasette bir ülkenin yalnızca rakip değil, aynı zamanda “ulusal güvenlik tehdidi” olarak tanımlanması önemlidir. Çünkü bu tür söylemler çoğu zaman sonraki adımların siyasi zeminini oluşturur. Yaptırımlar, istihbarat faaliyetleri, bölgesel askeri hareketlilik veya daha sert güvenlik politikaları genellikle böyle bir söylem altyapısının ardından gündeme gelir.
Daha da dikkat çekici olan unsur ise askeri tarafta yaşanan gelişmelerdir. Venezuela'ya yönelik ABD baskısının arttığı dönemde Karayipler bölgesine önemli ölçüde askeri yığınak yapıldığı görülmüştü. Uçak gemileri, savaş gemileri ve çeşitli destek unsurlarının bölgede konuşlandırılması dikkat çekmişti. Bugün ise ABD Donanması'nın uçak gemisi görev grubunun yeniden Karayipler’de görünmesi, Washington'un bölgeyi yalnızca rutin güvenlik alanı olarak görmediği yorumlarını beraberinde getirmektedir. Son dönemde ABD'nin Küba çevresindeki gözetleme ve istihbarat faaliyetlerini de artırdığı bilinmektedir
Elbette tek başına bir uçak gemisinin bölgede bulunması doğrudan savaş anlamına gelmez. Resmî açıklamalarda bu faaliyetler güvenlik iş birliği ve bölgesel operasyonlarla ilişkilendiriliyor. Ayrıca USS Nimitz'in Karayipler’deki varlığı resmî olarak daha geniş kapsamlı bir görev planı içinde açıklanmıştır. Ancak uluslararası ilişkilerde bazen askeri unsurların değeri yalnızca fiilen kullanılmalarında değil, oluşturdukları psikolojik ve stratejik etkide de ortaya çıkar.
Asıl soru şudur: ABD gerçekten Küba'ya askeri müdahale mi hazırlıyor, yoksa daha farklı bir strateji mi izliyor?
Bugünkü tabloya bakıldığında ikinci ihtimal daha güçlü görünmektedir. Doğrudan bir işgalden ziyade ekonomik baskı, enerji akışının sınırlandırılması, iç siyasi kırılganlıkların artırılması ve güvenlik tehdidi söylemi üzerinden çok boyutlu bir baskı mekanizması kurulmaya çalışılmaktadır. Bunun sonucunda da tıpkı Venezuela’da olduğu gibi bir sürecin zemininin oluşturulmaya çalışıldığını benzer bir hadisenin Küba’da da uygulanmak istendiği söylenebilmektedir.
Soğuk Savaş'ın en önemli krizlerinden biri Karayipler’de başlamıştı. Bugün şartlar farklı olsa da temel soru değişmemiş görünmektedir: ABD kendi kıyılarının hemen yanında Rusya ve Çin etkisinin derinleşmesini ne kadar tolere edecektir? Trump’ın geride bıraktığımız günlerde Çin’e yaptığı ziyaret kapsamında bu konu da gündeme gelmiş midir? Akabinde yine Rusya’nın ziyaretinde aynı gündem görüşülmüş müdür? Yoksa Trump, Orta Doğu’da kaybettiğini Latin Amerika’da mı aramaktadır?
Tüm bu soruların cevabı büyük ölçüde Küba dosyasında düğümlenmiş görünmektedir. Ancak önemli bir diğer soru ise böylesi saldırgan ve müdahaleci bir gündemi takip etmeye çalışan ABD, kendi iç siyasi ve toplumsal kırılganlıklarını nasıl yönetecektir?