Sibirya’nın soğuğundan Azerbaycan’ın kalbine: Hüseyin Cavid

YAYINLAMA:
Sibirya’nın soğuğundan Azerbaycan’ın kalbine: Hüseyin Cavid

Bir insanın bedeni Sibirya’nın adsız bir mezarına gömülür, ömür boyu yazdığı, biriktirdiği el yazmaları küle döner ve ailesi yedi yıl boyunca onun öldüğünden habersiz bir umuda tutunursa, o isim tarihin karanlığından nasıl sağ çıkar? İşte bugün sizlere o isimden Hüseyin Cavid’den bahsedeceğiz.

24 Ekim 1882 gecesi Nahçıvan’da zaman adeta donmuş; rüzgar dinmiş ve yapraklar susmuştu. Bu derin sessizliği bozan küçük Hüseyin’in ilk hıçkırıkları, sadece bir bebeğin doğuşu değil, Türk dünyasının fikir ufkunu sarsacak bir dehanın ayak sesleriydi. Ancak bu sesin yankısı, sadece edebi başarılarla değil, ideolojik bir zorbalığa karşı kalemle verilen epik bir direnişle ebedileşecekti.

Hüseyin Cavid’in zihni, sadece kitaplarla değil, bir medeniyet projesiyle şekillendi. 1906’da adım attığı İstanbul, onun için sadece bir eğitim durağı değil, Türk dünyasını modernize etmeyi amaçlayan "Ceditçilik" akımının mutfağıydı. Darülfünun’da Mehmet Akif Ersoy, Cenap Şahabettin ve Halit Ziya Uşaklıgil gibi devlerden dersler alırken, perde arkasında çok daha derin idealleri vardı.

İsmail Bey Gaspıralı ve Ali Bey Hüseyinzade, Rıza Tevfik ile Kadıköy’deki evinde üç gün üç gece süren gizli görüşmeler yapmış; Rusya’daki Türk gençlerinin İstanbul’da "Ceditçilik" ruhuyla, kimseye sezdirilmeden eğitilmesi kararlaştırılmıştı. Cavid, bu fikri mirasın en parlak temsilcisiydi. (Cavid’in ortadan kaldırılması, aslında Azerbaycan ile Türkiye arasındaki o güçlü dil ve edebiyat köprüsünü yıkmaya yönelik stratejik bir hamle, yani "Ortak Türkçenin faciası" idi.)

1920’lerde Sovyet rejimi camileri yıkıp Kur’an-ı Kerimleri yakarken, "Allahsızlar Cemiyeti" üzerinden de toplumu imansızlaştırmaya çalışıyordu. İşte bu manevi kırımın en şiddetli döneminde, 1923 yılında Cavid, "Peygamber" eserini yazarak kendini adeta ateşin ortasına attı. Bu eser sadece edebi bir başkaldırı değil, Cavid’in felsefi safının da ilanıydı.

O, Bolşeviklerin kanlı devrim anlayışına karşı, insan ruhunun ve toplumun olgunlaşmasını savunan "Tekâmül" (Evrim) düşüncesini benimsiyordu. Rejimin "ya bizim istediğimizi yaz ya da yok ol" dayatmasına, o dönemin karanlığında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatını ve hakikati yazarak cevap vermek, bir yazarın verebileceği en sarsıcı ve tehlikeli karardı.

1937 yılının karanlık bir gecesinde, Cavid tam da o ölümsüz eserlerini kaleme aldığı odalardan koparılarak tutuklandı. Sovyet adaleti ona en ağır yaftayı yapıştırmıştı: Casusluk. Sadece İstanbul’da eğitim görmüş olması ve Mehmet Akif gibi isimlerin rahle-i tedrisinden geçmesi, vatana ihanet suçlaması için yeterli görülmüştü.

Tutuklanma sırasında müsadere edilenler sadece bir insanın özel eşyaları değildi; bir milletin kayıp hazineleriydi. Kızı Turan Hanım’ın protokollerde hüzünle okuduğu "bir çanta el yazısı" ifadesi, bugün sadece adını bildiğimiz şaheserlerin yok ediliş belgesiydi. Rejim tarafından yakılan veya kaybolan o eserler şunlardı: Atilla, Cengiz Han, İblis'in İntikamı.

Bu eserler, isimlerini bile kayıtlara geçirmeye değer görmeyen bir zihniyet tarafından küle çevrildi.

Sibirya’nın buz çöllerine, Magadan ve İrkutsk’a sürülen Cavid, fiziksel imkansızlıklar içinde dahi yazmaktan hiç vazgeçmedi. Mektup yazacak kağıdı yoktu; o da duygularını gazete köşelerine, hatta fırından gelen ve ekmek sarılmış kirli kağıt parçalarına sığdırdı. Bu yırtık pırtık kağıtlar, bir dâhinin en saf ve vakur halini taşıyordu. Ailesine yazdığı o mektuplardan birinde geçen şu satırlar, sürgündeki bir devin insani zaruretini gözler önüne serer:

"Keyfim yahşıdır... Seni ve uşakları öperem. Gelen defa 50 manat pul getir."

Cavid, 5 Aralık 1941’de bir cezaevi hastanesinde son nefesini verdi. Ancak sarsıcı olan gerçek şuydu: Ailesi onun vefatını tam 7 yıl sonra, 1948’de öğrenebildi. O yedi yıl boyunca eşi ve çocukları, her kapı çalındığında Cavid’in döneceği ümidiyle yaşadılar.

Sovyetler onu sadece öldürmekle kalmamış, izini ve mezarını da tamamen silmek istemişti. Ancak 1982 yılında, dönemin Azerbaycan lideri Haydar Aliyev’in büyük bir siyasi risk alarak başlattığı girişimle, Cavid’in naaşı Sibirya’nın donmuş topraklarından çıkarıldı.

Bu olay sadece bir cenaze nakli değil, kızı Turan Hanım’ın deyimiyle Cavid’in "en büyük beraati" ve Azerbaycan milli ruhunun Sovyet baskısına karşı kazandığı tarihi bir zaferdi. 41 yıl sonra naaşının Nahçıvan’a getirilmesi, adaletin ve milli kimliğin buz çölünden ana vatanın sıcak bağrına dönüşüydü.

Hüseyin Cavid, "Beni öldürseler de ben yaşarım" derken bir temennide bulunmuyor, hakikati haykırıyordu. Onu casuslukla suçlayan, eserlerini yakan ve Sibirya’da ölüme terk eden rejim tarihin çöplüğüne gömülürken; Cavid, bugün Türk Dünyası’nın birleşen dilinde ve sönmeyen meşalesinde yaşıyor. Bir sanatçının kaleminin, bir imparatorluğun zorbalığından daha uzun ömürlü olduğunun en büyük kanıtı olan Cavid, Türk Dünyası’nın kalbinde atmaya devam ediyor.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...