“Bozgunculuğun davulunu çalanlar”

YAYINLAMA:
“Bozgunculuğun davulunu çalanlar”

Binlerce kilometre öteden gelip İsrail adına İran’daki bir ilkokulu vurup 165 kız çocuğunu öldürmenin makul, insani ya da hukuki bir açıklaması yoktur. 

Fakat yine de kendi halkınıza söylemeniz gereken bir çift söz vardır.

Donald Trump, Amerikan kamuoyuna dönüp o ilkokulu ABD’nin değil İran’ın vurduğunu söyledi. 

Savaşa neden girdiklerini “İran’ın nükleer silahları vardı; biz vurmasaydık onlar bizi vuracaktı” diyerek açıklamaya çalıştı. 

İran’ın binlerce kilometre öteden ABD’ye nükleer saldırı düzenleyeceği yönündeki hayali senaryonun inandırıcılığı yoktu. İlkokulun da ABD’ye ait Tomahawk füzeleriyle vurulduğu ortaya çıktı. 

Bütün bunlar ABD’nin bu savaşta en çok ihtiyaç duyduğu şeyin meşruiyet olduğunu gösterdi. Ne var ki Washington iki hafta geçmesine rağmen bu meşruiyeti hâlâ inşa edebilmiş değil.

Papazların Beyaz Saray’a gelerek Trump için dua ritüeli düzenlemesi, meşruiyeti inanç üzerinden tahkim etme çabası. 

ABD ordusundaki bazı rütbelilerin askerlerini savaşa ikna edebilmek için Trump’ın “dini bir görev için seçildiğini” anlatmaları, hatta bu savaşın kıyamet savaşını tetikleyeceğine dönük propaganda üretmeleri rasyonel zemini bulunmayan bir savaşı dinselleştirme girişimi.

Donald Trump nasıl bu savaşı dini göndermelerle meşrulaştırmaya çalışıyorsa Netanyahu da Gazze’ye ve İran’a yönelik saldırıları kendi dini yorum çerçevesine oturtarak dökülen kanı normalleştirmeye uğraşmaktadır. 

Bu iki siyasal tutum uluslararası hukukun neden akla, bilime ve insana dayanmak zorunda olduğuna dair ibretlik iki örnektir. 

Çünkü inanç söz konusu olduğunda herkes kendi hakikatini mutlak, kendi yorumunu tartışılmaz görebilir. Bu yüzden uluslararası düzenin, kişisel inançlara değil nesnel ilkelere, bağlayıcı kurallara ve ortak hukuk zeminine dayanması gereklidir.

Bu bir din savaşı değildir. Fakat saldırgan taraflar, meseleyi bilinçli biçimde bir din savaşına indirgemekte, kendilerini ilahi planın uygulayıcısı gibi göstererek döktükleri kanın, yaktıkları masum hayatların hesabını vermeyeceklerini sanmaktadır.

ABD ve İsrail böylesine kontrolden çıkmış, böylesine irrasyonel bir çizgiye savrulmuşken İslam dünyasının da benzer bir körlüğe düşmemesi gerekir. 

Coğrafyamız bugün baştan başa bir yangın yeridir. İran rejiminin bugüne kadar izlediği hizipçi bölgesel siyasetin bilançosu elbette ayrıca konuşulacaktır ancak bu yangının ortasında öncelikli mesele o değildir. 

Ayetullah Humeyni’nin şehit sayılıp sayılmayacağı gibi teokratik magazin başlıklarıyla oyalanmak ise Türkiye’yi ve bölgeyi bekleyen tehlikeler karşısında ıslık çalmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin salı günkü grup toplantısında yaptığı şu uyarı, meselenin özünü ortaya koymaktadır: 

“Ortadoğu’da Sünni-Şii husumetine çanak tutan, bu kapsamda kamplaşma ve kutuplaşmayı sertleştirmek için provokasyon zemini kollayan karanlık emellere kapalı durmak, bilhassa şu mübarek Ramazan ayında hassaten diyorum ki, Müslümanım diyen herkes için hayat-memat konusudur. Şii de Müslüman’dır, Sünni de Müslüman’dır; bozgunculuğun davulunu çalanlar, sanal ihtilafların namlusunu tutanlar alçak kere alçaktır”

ABD ve İsrail’in bebek, kadın, çocuk demeden öldürüp geçtiği bir yerde, İslam dünyası Sünni-Şii demeyi bırakıp ortak bir duruş sergileyemezse bu savaşın en ağır faturası yine Müslüman toplumların sırtına yüklenecektir. Bugün yapılması gereken şey, mezhep üzerinden saflaşmak değildir; emperyal yıkıma karşı aklı, birliği ve ortak direnci tahkim etmektir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...