Avrupa'nın kuzey cephesi

YAYINLAMA:
Avrupa'nın kuzey cephesi

Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından Avrupa güvenlik mimarisi köklü bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiştir. Uzun yıllar boyunca ekonomik refahı ve siyasi entegrasyonu önceleyen Avrupa ülkeleri, bugün yeniden sert güç, askeri kapasite ve caydırıcılık kavramlarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu yeni dönemin en hassas bölgelerinden biri ise Baltık coğrafyasıdır.

Bugün Estonya, Letonya ve Litvanya yalnızca üç küçük Avrupa ülkesi olarak değerlendirilmemelidir. Baltık ülkeleri, NATO ile Rusya arasındaki stratejik fay hattının tam merkezinde yer almaktadır. Ukrayna'da başlayan savaşın ardından Avrupa'nın güvenlik kaygılarının kuzeye kaymasının temel nedeni de budur.

Ancak Baltık meselesini anlamak için yalnızca günümüze bakmak yeterli değildir. Moskova'nın bölgeye bakışını şekillendiren tarihsel hafızayı da doğru okumak gerekir.

Rus devlet aklı açısından Baltıklar sıradan bir coğrafya değildir. Çarlık Rusyası döneminden itibaren Baltık Denizi'ne erişim, Rusya'nın Avrupa ile bağlantısının temel unsurlarından biri olarak görülmüştür. Rusya'nın Avrupa'ya açılan penceresi olarak tanımlanan Baltık bölgesi, yüzyıllar boyunca Rus jeopolitiğinin merkezinde yer almıştır.

Sovyetler Birliği döneminde Estonya, Letonya ve Litvanya doğrudan Moskova'nın kontrolü altındaydı. Rusya için bu bölge stratejik derinliğinin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Baltık ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanması ve ardından NATO ile Avrupa Birliği'ne katılması, Moskova tarafından hiçbir zaman sıradan bir gelişme olarak değerlendirilmemiştir.

Bugün Rus stratejik düşüncesinde Baltıklar hâlâ “yakın çevre” anlayışının önemli bir parçası olarak görülmektedir. Bu nedenle Kremlin, NATO'nun bölgedeki askeri varlığını kendi ulusal güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılamaktadır.

İşte Avrupa'nın güvenlik kaygılarının temelinde de bu tarihsel gerçek yatmaktadır.

Rusya'nın Kaliningrad bölgesindeki askeri varlığı, Baltık Filosu'nun kapasitesi ve bölgedeki füze sistemleri düşünüldüğünde, Baltık ülkeleri kendilerini NATO'nun en kırılgan halkası olarak görmektedir. Özellikle Suwalki Koridoru olarak bilinen ve Polonya ile Litvanya arasındaki dar geçit, NATO planlamacıları tarafından ittifakın en hassas noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Bu nedenle Estonya, Letonya ve Litvanya son yıllarda savunma harcamalarını hızla artırmakta, yeni silah sistemleri satın almakta ve NATO'nun bölgedeki askeri varlığının güçlendirilmesini talep etmektedir.

Fakat burada dikkat çekici bir gerçek bulunmaktadır.

Baltık ülkeleri savunma kapasitelerini artırmaya çalışsalar da nüfusları, ekonomik güçleri ve askeri imkânları göz önüne alındığında Rusya ile tek başlarına denge kurmaları mümkün değildir. Bu nedenle güvenliklerini NATO'nun kolektif caydırıcılığına dayandırmaktadırlar.

Tam da bu noktada Türkiye'nin rolü ortaya çıkmaktadır.

Avrupa'da bazı çevreler zaman zaman Türkiye'yi yalnızca göç meselesi veya siyasi tartışmalar üzerinden değerlendirmeye çalışsa da gerçekler çok farklıdır. NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, ittifakın güney kanadının olduğu kadar doğu kanadının da en önemli askeri aktörlerinden biridir. Baltık ülkeleri bunu çok iyi bilmektedir.

Nitekim son yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin NATO görevleri kapsamında Baltık hava sahasındaki savunma faaliyetlerine katkı sağlaması, bölgede düzenlenen tatbikatlara katılması ve ittifak içindeki aktif rolü Baltık başkentlerinde dikkatle takip edilmektedir. Daha da önemlisi, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri savunma sanayii alanındaki eksikliklerini daha net görmeye başlamıştır. Mühimmat üretiminden hava savunma sistemlerine kadar birçok alanda kapasite sorunu yaşayan Avrupa için Türkiye NATO müttefikliğinin ötesinde önemli bir savunma sanayii ortağı haline gelmiştir.

Türk savunma sanayiinin son yıllarda ortaya koyduğu başarılar, özellikle insansız hava araçları alanındaki tecrübesi ve operasyonel kabiliyeti Baltık ülkeleri tarafından yakından takip edilmektedir. Rusya tehdidini en yakından hisseden ülkelerden biri olan Estonya'nın savunma teknolojilerine yaptığı yatırımlar ve Türkiye ile savunma alanındaki temaslarını artırması tesadüf değildir.

Aslında Baltık ülkeleri açısından Türkiye'nin önemi yalnızca askeri kapasitesinden kaynaklanmamaktadır. Türkiye aynı zamanda Karadeniz'den Kafkasya'ya, Orta Doğu'dan Doğu Akdeniz'e kadar uzanan geniş bir coğrafyada stratejik denge kurabilen nadir aktörlerden biridir. Bu nedenle Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığı, Baltık ülkelerinin güvenliği açısından doğrudan karşılık bulmaktadır.

Bugün Avrupa güvenliği yeniden şekillenirken Baltık ülkeleri ön cephede yer almaktadır. Ancak bu cepheyi ayakta tutan yalnızca bölgedeki asker sayısı değildir. Asıl belirleyici olan NATO'nun bütünlüğü ve ittifakın büyük askeri güçlerinin ortaya koyduğu caydırıcılıktır. Bu noktada Türkiye'nin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Avrupa'nın kuzeyinde hissedilen güvenlik kaygılarının giderilmesi için Ankara'nın desteğine ihtiyaç duyulurken, aynı Avrupa'nın zaman zaman Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerini görmezden gelmesi ise ciddi bir çelişki oluşturmaktadır.

Baltık ülkeleri bugün Rusya karşısında NATO'nun gücüne ihtiyaç duyuyorsa, Avrupa'nın da Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını ve güvenlik kaygılarını daha iyi anlaması gerekmektedir.

Çünkü günümüz dünyasında güvenlik artık bölgesel değil, birbirine bağlı bir denklem haline gelmiştir. Baltıklar'daki istikrar ile Karadeniz'deki denge, Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesi ile NATO'nun kuzey kanadındaki caydırıcılık birbirinden ayrı düşünülemez.

Bugün Tallinn, Riga ve Vilnius'un güvenliği ne kadar önemliyse, Ankara'nın güvenlik hassasiyetleri de en az o kadar önemlidir ve Avrupa Türkiye’nin milli güvenlik hassasiyetlerini öncelemek durumundadır. 

Avrupa'nın yeni güvenlik denkleminde gözden kaçırılmaması gereken gerçek tam olarak budur.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...