Türk şiirinin Haydar Babası: Şehriyar

YAYINLAMA:
Türk şiirinin Haydar Babası: Şehriyar

Sizce bir insan hayallerinden mi yoksa aşkından mı vazgeçmeli? 20. yüzyılın hemen başında, 1906 yılında Tebriz’de dünyaya gözlerini açan Seyyid Muhammed Hüseyin için bu soru, hayatının trajik ama bir o kadar da efsanevi kırılma noktası olacaktı. Tahran’ın Darülfünun koridorlarından, stetoskopunu bırakıp Tebriz’in sisli Haydar Baba Dağı’na seslenen bir edebiyat devine dönüşen bu adam, sadece mısralar dizen bir şair değildir. O, tıp kitaplarının soğuk sayfalarından süzülüp halkın sıcak gönül sofrasına oturan, bir milletin hafızasını ve hasretini dile getiren ortak bir sestir.

Şehriyar’ın edebiyat sahnesine ilk adımları, babası Seyyid İsmail Musevi’nin edebi birikimiyle şekillendi. Gençlik yıllarında “Behçet” mahlasını kullanan şair, bu ismin ruhundaki fırtınaları temsil etmediğine inanıyordu. O dönem İran’da köklü bir gelenek olan mistik bir yönteme başvurdu: Hafız’ın Divanı ile isim aramak. Kendi geleceğini ve edebi kimliğini belirlemek için niyet tutup divanı açtığında, karşısına iki kez üst üste “Şehriyar” ismi çıktı.

Bu mistik tesadüf, ona bir “şiir krallığı”nın kapılarını araladı. Kendisine bu ismi kullanmak için “derbari”den (saraydan) izin alması gerektiği söylense de o meşruiyetini saraylardan değil, bizzat edebiyatın kalbinden, Hafız’ın nefesinden almayı seçerek Şehriyar ismini ölümsüzleştirdi.

Şehriyar’ın hayatı, sadece edebi başarılarla değil, derin feragatlerle örülüdür. 1924 yılında Tahran Tıp Fakültesi’ne “Jandarma kontenjanı”ndan kabul edilen ve başarılı bir asistanlık süreci geçiren şairin mezuniyetine sadece bir yıl kalmıştı. Ancak hayatı, Süreyya  isimli bir hanıma duyduğu imkânsız aşkla alt üst oldu. Yüksek rütbeli bir devlet görevlisinin yakını olan Süreyya ile görüşeceği o meşhur final gecesinde, sabaha kadar bir parkta bekleyen ama beklediği kişiye kavuşamayan Şehriyar, o gece sadece aşkını değil, tıp kariyerini de orada bıraktı. Tahran’dan sürgün edilmesiyle sonuçlanan bu duygusal yıkım, dünya tıbbı için bir kayıp olsa da dünya edebiyatı için acıyla demlenmiş bir dehanın doğuşu oldu.

Seyyid Muhammed Hüseyin, Seyyid Hamza Mektebi ve Talibiye Medresesi’nde aldığı eğitimlerle Farsça’nın tüm inceliklerine vakıftı. Divanının büyük bir kısmı Farsça’ydı ve bu dilde bir üstat kabul ediliyordu. Ancak onu evrensel kılan “dil dönüşümü” annesi Köke Hanım’ın sitemiyle başladı. Annesinin, “Oğlum, biz senin yazdıklarını anlamıyoruz” sözü, şair için bir uyanış oldu. Kendi diline, Türk Dili’ne dönerek yazdığı “Haydar Baba’ya Selam”, sadece bir şiir değil, sınırları aşan bir “Türklük bilinci” beyannamesiydi. Bu eser, Mehmet Emin Resulzade’nin makaleleriyle Türkiye’de de yankı bulmuş; Şehriyar, hiç görmediği Türkiye’ye olan sevgisini "Hayali Sefer" şiiriyle ebedileştirmiştir.

Şehriyar’ın Haydar Baba Dağı ile olan bağı, politik bir zorunluluğun mirasıdır. Meşrutiyet hareketlerinin yarattığı karmaşadan oğlunu korumak isteyen babası, onu çocukken Hoşkenab köyüne göndermişti. Orada doğayla, aşıkların atışmalarıyla, masallarla ve halk hikâyeleriyle yoğrulan Şehriyar, Haydar Baba’yı sadece bir coğrafi yükselti olarak değil; çocukluğunun, geleneklerinin ve yitik vatanının dert ortağı olarak konumlandırdı. O koca dağı bir karakter haline getirerek, sözlü kültürü yüksek edebiyatla harmanlayan eşsiz bir ekol kurdu.

Şairlerin değerinin genellikle vefatlarından sonra anlaşıldığı bilinir. Bu makûs talihi Şehriyar yenmiştir. Henüz hayattayken İran’da 16 Mart günü “Şehriyar Günü” ilan edilmiş ve kendisine 1. Derece Maarif Nişanı verilmiştir. 18 Eylül 1988’de vefat ettiğinde ise Tebriz’de zaman durmuştur. Tüm dükkanların kapandığı, halkın karalar bağlayarak sokaklara döküldüğü o gün, cenazesi Tebriz’in ünlü Makberetü’ş-Şuara’sına (Şairler Mezarlığı) defnedilmiştir. Bu, bir sanatçının halkın kalbinde kurduğu tahtın somut bir tesciliydi.

Şehriyar, “Alem bilir söz dağıdır Şehriyar” diyerek kendi ebediyetini müjdelemişti. “Yalan Dünya” felsefesiyle her şeyin gelip geçici olduğunu hatırlatsa da tıp eğitimini yarım bırakarak şiirleriyle ruhları iyileştirmeyi seçen bu dev isim, geride asla eskimeyecek bir hakikat bırakmıştır. O, köklerine dönmenin, anadilinin sıcaklığına sığınmanın ve aşkı onurla taşımanın sembolüdür. Bugün onun mısraları bir köprü gibi gönülleri birleştirmeye devam ediyor.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...