Savaşın ahlakı ve çifte standartlar
Savaş, insanlık tarihinin en acı ve en ağır tecrübelerinden biridir. Sadece cephede kaybedilen hayatlarla değil; çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden sivillerin hedef alınması, geride bırakılan yıkım, travma ve adaletsizliklerle de toplumların hafızasında derin izler bırakır. Bu nedenle modern dünyada savaşın dahi bir ahlakı ve hukuku olması gerektiği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Uluslararası hukuk, savaşın sınırlarını belirlemeye ve sivilleri korumaya yönelik çeşitli kurallar geliştirmiştir.
Ne var ki son yüzyılın tecrübesi, bu kuralların uygulanmasında ciddi bir çifte standart bulunduğunu açık biçimde göstermektedir.
Bugün uluslararası sistemde savaşın kuralları büyük ölçüde ABD ve Avrupa güdümünde kurumlar tarafından belirlenmektedir. İnsan hakları, savaş hukuku ve sivillerin korunması gibi ilkeler evrensel değerler olarak sunulmaktadır. Ne var ki mesele bu ülkelerin kendi güvenlikleri, çıkarları veya müttefikleri olduğunda bu kurallar hızla devreye girerken, aynı hassasiyet dünyanın başka bölgelerinde yaşanan trajediler için çoğu zaman gösterilmemektedir.
Örneğin,2015 yılındaFransa’nın başkenti Paris’te gerçekleşen ve 17 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırıları sonrasında dünya siyasetinin refleksi oldukça hızlı oldu. Yaklaşık 50 ülkenin devlet ve hükümet başkanı kısa süre içinde Paris’te bir araya gelerek teröre karşı birlik mesajı veren yürüyüşe katıldı. Bu yürüyüş adeta küresel bir gövde gösterisine dönüştü. Üstelik o yürüyüşte İslam coğrafyasından gelen liderlerin büyük bölümü ön sıralarda yer aldı.Ancak dikkat çekici olan nokta, aynı duyarlılığın dünyanın başka bölgelerinde yaşanan bin katı trajediler için çoğu zaman gösterilmemesidir.
Özellikle İslam coğrafyasında yaşanan krizler bu çelişkinin en açık örneklerini ortaya koymaktadır. Yakın tarih, uluslararası toplumun ya sessiz kaldığı ya da gecikmeli tepki verdiği sayısız insani dramla doludur. Bosna’da yaşanan katliamlar, Irak’ın işgaliyle birlikte milyonlarca sivilin hayatını kaybetmesi ve yıllarca süren istikrarsızlık, Suriye’de yüz binlerce insanın ölümü ve milyonlarca insanın yerinden edilmesi, Lübnan’da tekrar eden çatışmalar ve iç savaş, Mısır’daki siyasi kırılmalar ile Filistin’de on yıllardır devam eden soykırım ve insani dram bu tablonun yalnızca bazı başlıklarıdır.
Bütün bu örnekler, uluslararası sistemin krizlere yaklaşımındaki çifte standardı gözler önüne sermektedir. Çünkü bu olayların büyük bölümünde uluslararası hukuk ya geç işletilmiş ya da siyasi hesapların gölgesinde etkisiz kalmıştır.
Ortadoğu’da son dönemde tırmanan ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilim ise savaşın ahlakına ilişkin temel soruları yeniden gündeme taşıdı. Çünkü savaşların yalnızca askeri değil, aynı zamanda hukuki ve ahlaki bir boyutu vardır. Bir savaşı değerlendirirken iki temel soruyu sormak gerekir: Savaşın başlaması meşru muydu ve savaş yürütülürken etik sınırlar korunuyor mu?
Savaşın ahlakı açısından ilk değerlendirme “savaşa girmenin meşruiyeti”dir. Uluslararası hukukta bir savaşın meşru sayılabilmesi için genellikle meşru müdafaa, yani doğrudan bir saldırıya karşı savunma gerekçesi aranır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik son operasyonları da bu çerçevede yoğun biçimde tartışılmaktadır. “Ben öyle uygun gördüm” diye egemen bir devletin liderinin doğrudan katledilmesi gibi uygulamalar uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmalar doğurmaktadır.
İkinci mesele ise “savaşın nasıl yürütüldüğü”dür. Modern savaş hukukunun en temel ilkelerinden vesavaşın ahlaki sınırlarını belirleyen temel ölçütlerden biri siviller ile askerlerin birbirinden ayrılmasıdır. Buna rağmen Ortadoğu’daki birçok çatışmada sivil yerleşim alanlarının zarar gördüğü ve masum insanların hayatını kaybettiği görülmektedir.
Üçüncü ve çoğu zaman ihmal edilen boyut ise “savaştan sonra barışın ahlakı”dır. Bir çatışmanın sonunda kalıcı ve adil bir barış kurulamazsa, savaş yalnızca yeni gerilimlerin ve yeni çatışmaların zeminini hazırlar. Ortadoğu’da uzun yıllardır devam eden ABD-İsrail-İrangerilimi, askeri operasyonların tek başına istikrar üretmediğini gösteren önemli bir örnektir.
Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, bu tür çatışmaların etkisini en yakından hisseden bölgelerden biridir. Balkanlardan Ortadoğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş çevrede yaşanan krizler hem insani hem de siyasi sonuçlarıyla Türkiye’yi doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle Türkiye’nin uluslararası meselelerde her zaman daha adil, daha dengeli ve evrensel bir hukuk düzenini savunuyor olması yalnızca bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda tarihsel ve ahlaki bir sorumluluk olarak değerlendiriyorum.
Savaşın ahlakı bize önemli bir gerçeği hatırlatır.Bir savaşın yalnızca kazanılması değil, nasıl başlatıldığı ve nasıl yürütüldüğü de önemlidir. Eğer savaşlar ahlaki sınırları tamamen ortadan kaldırırsa geriye yalnızca güçlünün haklı olduğu,zorbaların hüküm sürdüğü ve adaletin değil orman kanunlarının belirleyici olduğubir dünya kalır. Bu ise yalnızca savaşın değil, insanlığın da yenilgisi anlamına gelir.İnsanlık ise tam da bu nedenle savaşın bile kuralları olması gerektiğini savunmaya devam etmektedir.