Destek var, sistem yoksa!
“Kırsalda Bereket Küçükbaşa Destek Projesi”, Türkiye’de hayvancılığın yeniden yapılandırılması ve kırsal kalkınmanın hızlandırılması açısından önemli bir eşik niteliği taşıyor. Bu proje; yalnızca hayvan sayısını artırmayı değil, aynı zamanda verimliliği, genetik kaliteyi, bölgesel uyumu ve insan kaynağını birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşımı temsil ediyor.
2026 yılı için tarıma ayrılan yaklaşık 1 trilyon liralık destek içinde küçükbaş hayvancılığa özel bir başlık açılması, bu alanın artık stratejik bir sektör olarak görüldüğünün açık göstergesidir. 2026-2028 döneminde açıklanan finansman destekleri de sektöre girmek isteyenler için önemli fırsatlar sunmaktadır.
Ancak burada kritik bir gerçek var: Hayvancılıkta sürdürülebilirlik, destekle değil sistemle sağlanır. Bugün devlet 100 koyun desteği veriyor ve bu durum birçok insanı küçükbaş hayvancılığa yönlendiriyor. Fakat sahadaki gerçekler farklı. Plansız başlayanların yaklaşık yüzde 80’i daha ilk yılda ciddi zorluklarla karşılaşıyor. Çünkü mesele koyun almak değil; o koyunu yaşatacak, büyütecek ve kazanca dönüştürecek sistemi kurmaktır.
Sistemi kurmadan bu işe girerseniz, sistem sizi ezer. Bu işe başlamadan önce herkesin kendine şu soruları sorması gerekiyor:
Ahır gerçekten hazır mı, yoksa “idare eder” mantığı mı hâkim?
İlk üç ay yem sorunu yaşanmayacağı garanti mi?
Gelir gelene kadar finansal dayanıklılık var mı?
Sürü yönetimi bilinerek mi başlanıyor, yoksa sahada öğrenmeye mi çalışılacak?
Bu iş tek başına mı yürütülecek, yoksa bir ekip var mı?
Çünkü küçükbaş hayvancılık; sabır, plan ve disiplin işidir. Plansız giren üretici değil, hayalperest olur. Bu nedenle doğru yaklaşım nettir: Önce sistemi kur, sonra sürüyü büyüt.
Dolaysıyla; yatırıma başlamadan önce şu beş başlık olmazsa olmazdır: Ahır planlaması, yem güvencesi, finansal dayanıklılık, sürü yönetimi disiplini ve iş gücü planlaması. Bunlardan biri eksikse, destekler avantaj değil, yük haline dönüşür.
Öte yandan ekranlara baktığınızda bambaşka bir tablo görünüyor. Televizyonlarda konuşan herkes adeta bir “allame-i cihan.” Siyasette, ekonomide, medyada kim konuşsa haklı. Herkes sorunu doğru teşhis ediyor, herkes çözüm üretiyor.
Ekonomi yönetimini dinliyorsunuz; Cevdet Yılmaz ayrı haklı, Mehmet Şimşek ayrı ikna edici, İbrahim Şenel ayrı tutarlı. Sanki herkes aynı doğruyu söylüyor, ama sahadaki gerçeklik bu kadar kusursuz değil.
Tam da burada akla o meşhur hikâye geliyor:
Nasreddin Hoca’nın kadılık yaptığı günler… İki taraf da geliyor, Hoca ikisine de “haklısın” diyor. En sonunda eşine dönüp “Sen de haklısın” diyerek meseleyi kapatıyor.
Bugün de benzer bir dönemden geçiyoruz. Herkes haklı, ama sorunlar hâlâ çözülmüş değil.
Tarımın birçok cephesinde görünmeyen bir mücadele var. Önümüzdeki yıllarda suya ve gıdaya erişimin daha da zorlaşacağı bir gerçek. Buna rağmen tarımın içinde olduğunu söyleyen ama sahadan kopuk bir anlayış da var. Unvanı olan ama üretimi bilmeyen, sahaya inmeyen, masa başından tarımı yönettiğini düşünen bir yapı…
Ama bir de başka bir gerçek var: 20-25 yıllık emeğiyle üretimi sürdüren, toprağı bilen, zamanı okuyan, riskleri yöneten bir üretici kesimi… İşte bu ülkenin gerçek gücü orada.
Son söz: Bu ülkenin tarımı; masa başı akıllarla değil, sahadaki alın teriyle ayakta kalır. Destek dağıtarak değil, sistemi kurarak güçlenir. Artık kim haklı tartışmasını bırakıp, kim iş yapıyor ona bakma zamanı.
Çünkü bu ülkede tarımı kurtaracak olanlar; konuşanlar değil, üretenlerdir.
****
Mübarek Ramazan ayının ardından bir bayrama daha ulaşmanın huzur ve mutluluğunu yaşıyoruz. Bayramlar; paylaşmanın, dayanışmanın ve gönüllere dokunmanın en anlamlı zamanlarıdır. Büyüklerin ziyaret edildiği, küçüklerin sevindirildiği; kırgınlıkların sona erdiği, kardeşliğin pekiştiği müstesna günlerdir.
Ancak ne yazık ki geride bıraktığımız Ramazan ayında bizleri derinden üzen, düşündüren ve endişelendiren gelişmeler de yaşanmıştır. Ortadoğu’da süregelen insanlık dramı, hak ve hukuk ihlalleri; milletimizin yüreğini dağlamıştır. Yanı başımızda yaşanan bu insani felaketler, bayram sevincimizi bir nebze de olsa gölgelemiştir.
Bu noktada, Kıymetli Büyüğüm Devlet Bahçeli Bey’in sıkça vurguladığı birlik, beraberlik ve milli dayanışma çağrılarının ne kadar kıymetli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Yapay ayrımlara, kışkırtılmış düşmanlıklara ve fitne odaklarına karşı milletçe kenetlenmek; etnik, mezhepsel ve siyasi ayrışmaların ötesinde ortak bir vicdanda buluşmak zorundayız.
Unutulmamalıdır ki; eğer bu coğrafyada akan kan durmaz, körüklenen ihtilaflar sona ermezse, bunun bedelini sadece Ortadoğu değil, tüm insanlık ödeyecektir. Bu nedenle ülkemizin ve komşu coğrafyaların dirliğe, birliğe ve sağduyuya kavuşması en büyük temennimizdir.
Allah’tan niyazımız odur ki; her günümüz bayram sevinciyle dolsun, gönüllerimiz huzur bulsun, kardeşliğimiz daim olsun. Türk-İslam âleminin içine düştüğü bu ateş çemberinden bir an önce çıkmasını diliyor; başta aziz milletimiz olmak üzere tüm din kardeşlerimizin ve soydaşlarımızın mübarek bayramını en kalbi duygularımla kutluyorum.
Kalın sağlıcakla…