Üretmek yetmez, değer katmak şart
Ülkemizde tarım, yıllardır siyasetin gündeminde, ekonominin yükünde özellikle gıda enflasyonu tartışmalarında ve sofranın hesabında yer alıyor. Ama en çok da çiftçinin defterinde yazılıyor bu hikâye. 2024 ve 2025’e dönüp baktığımızda ise tarımın bize verdiği cevaplar net değil; üç kelimede özetleniyor: Evet, hayır, belki…
Bugün size tarımın bize verdiği üç cevabı anlatacaktım ama onu önümüzdeki haftaya erteledim…
Yazılarımda uzun zaman öncesinden beri anlatmaya çalıştığım, tarımda faktör verimliliğini arttırıcı “tarım + teknoloji hibriti ve liyakat çözümünden kısaca söz edeceğim…
Önce klâsik o soruyu tekrarlayayım: Ülkemizde çiftçi, üretici çalışıyor ama neden zenginleşemiyor?..
Tarlamız, bahçemiz, seramız var… Ahırımız, ağılımız var… Meyvelerimiz, sebzelerimiz var… Üretiyoruz… İhracat yapıyoruz ama…
Bir türlü refahı kalıcı hale getiremiyoruz... Neden?..
Çünkü biz genel olarak kas gücüyle üretip, başkasının aklıyla kazanmaya çalışıyoruz.
Yani ürünü biz üretiyoruz ama o ürünün değeri başkasına yazılıyor…
İşte tam burada, oyunu değiştirecek bir kavram devreye giriyor:
“Üretim, kalite, markalaşma ve kooperatifleşme…” “Tarım + teknoloji hibriti”
Bu, şu demek: Artık mesele sadece üretmek değil… Ürettiğin şeyi “değerli” hale getirmek…
Size çok somut bir örnek vereyim: Bir zeytin bahçesi düşünün… veya bir ayva bahçesi… Biz ne yapıyoruz?.. Zeytini döküm (toptan/yağlık), hasat sonrası ürünü fabrikaya veya tüccara doğrudan elden çıkarmaya çalışılarak satıyoruz... Ayvada da bu durum pek farklı olmuyor.
Peki yeni model nasıl olacak, olmalı?.. Zeytini veya ayvayı topluyoruz… Çeşitli algoritmaları biz geliştiriyoruz… Sensör teknolojisini biz üretiyoruz… Yani, artık sadece zeytin veya ayva satmıyoruz: Oluşturduğumuz değer, marka, hatta zekâ da satıyor olmalıyız.
İşte fark burada başlıyor…
Sevgili çiftçi, üretici ve tarım dostu okurlarım… Bugün dünyanın en güçlü tarımlarına bakın: ABD, Çin, Japonya, Hollanda, Almanya, hepsinin ortak özelliği şu: Tarım var ama yanında teknoloji de var…
Türkiye’nin de tam olarak yapması gereken bu…
Ve güzel haber şu: Biz sıfırdan başlamayacağız...
Ülkemizin zaten güçlü olduğu alanlar var: Tahılda, kendine yeterliliği hedefleyen güçlü üretici. Sebzede, büyük hacimli üretici. Meyvede, dünya lideri ve marka olabilecek ülke ama: Bu sektörlerin içine yeterince “değer”, “marka” ve “zekâ” koyamıyoruz…
Peki ne yapılmalı?..
Çok net söylüyorum, bu işin lâfı yok: Mevcut üretimimize marka değeri katacağız, teknoloji kullanarak girdileri azaltacağız, verimi artıracağız. Anlayacağız işletmeleri akıllandıracağız…
Yani; üretim, verim, değer, markalaşma, kooperatifleşme, sensörler, yapay zekâ, veri analizi… İşletme aynı ama yüzde 30 daha verimli... Yani, her tarım işletmesini artık teknoloji üssü bir işletme yapacağız…
Artık sadece “biz üreticiyiz” demeyeceğiz… “Biz ekonomik değer üreten, markalaşan, kooperatifleşen, teknoloji kullanan, finansal okuryazarlığı yüksek üreticiyiz” diyeceğiz…
Yani: zeytin satıyorsanız, markanızı da yapacaksınız…Ürün satıyorsanız, o ürüne ait bütün verileri de siz yöneteceksiniz…
Tabii ki Tarım ve Orman Bakanlığı yol, yön gösterecek, zorlayacak… Hazine ve Maliye Bakanlığı keseninin ağzını açacak… Ticaret Bakanlığı destek olacak, kontrol edecek…
Hatta Bakanlık diyecek ki: “Benden destek almak istiyorsan işletmende teknoloji kullanacaksın...”
Bu ne sağlar?.. İşletmeler mecburen dönüşür…
Türkiye tarımının kısa sürede ivme yakalayabileceği üç kritik alan var; üstelik bunlar büyük teoriler değil, sahada karşılığı olan somut başlıklar: Suyu doğru yönetmek, üretimi planlamak ve ürünü değerinde satmak…
Türkiye tarımı bu üç alanda sıçrama yaparsa, sorunların önemli kısmı kendiliğinden çözülmeye başlar.
Ama en kritik mesele: İnsan…
Açık konuşalım…
Ülkemiz tarımının kalkınması ve dünya tarımında söz sahibi olabilmemiz için, insan kaynakları açısından bu memleket çok adam yetiştirdi. Ama “hepsinin ortak kaderi hakka yürüyüp, sonsuzluğa yolcu olduktan sonra değerlerinin anlaşılması oldu.”
Ülkemizin asıl meselesi kalkınmayı sağlayacak birikimlerin yokluğu değil, yanlış yönde ve biçimde, kalkınmaya önder olmayacak/olamayacak eş, dost, akraba, dönem arkadaşı, aynı sendikadan, aynı liseden vs. önderliğinde kullanılmış olmasıdır.
Ülkemizde “liyakat temelli bir anlayışla siyasî etik ve şeffaflık” mutlaka sağlanmalıdır. Ülkemiz binlerce yıllık bir kültürün süzgecinden geçmiş insan birikimi ve sermayesine sahiptir. Asıl mesele bunların yanlış kullanılmasından ya da hiç kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. Yani un da vardır, yağ da vardır, şeker de… Ancak “helvanın yapılması için uygulanan tarif hatalı.”
Gelir dağılımında inanılmaz bir adaletsizlik hâkim. Toplumun bir kesiminin inanılmaz bir alım gücü var. Hayat pahalılığından etkilenmiyor. Toplumun bir kesimi de bu hayat pahalılığının altında ezildikçe eziliyor. Bunu hükümet-idare görmüyor mu? Tabi ki görüyor ve hükümette bütün imkânlarını seferber ediyor, etmeye çalışıyor. Bunu inkâr edemeyiz! Ancak üstadım, “helvanın yapılması için uygulanan tarif hatalı.”
Son söz: Toprağın, ahırın, ağılın kokusunu unutan, emeğin değerini bilmeyen, liyakati yok sayan bir toplumun geleceği olmaz. Ama tarif doğru uygulanırsa; “bu ülkenin unundan da yağından da şekerinden de en güzel helva çıkar.”
Kalın sağlıcakla…