Masadaki evrak mı, kurulan sistem mi?

YAYINLAMA:
Masadaki evrak mı, kurulan sistem mi?

Yönetim biliminde sıkça anlatılan, kulaklara küpe olması gereken klasik bir hikâye vardır. Müsaadenizle bugün köşemi bu anlamlı hikâyeye açmak istiyorum.

Bir fabrikanın Genel Müdürü varmış. İşler yıllardır sorunsuz ilerliyor, üretim ve satışlar gayet iyi gidiyormuş. Ancak Yönetim Kurulu’nun aklında bir soru varmış:

“Bu Genel Müdür gerçekten yeterince çalışıyor mu?”

Ne zaman ofisine gitseler aynı manzarayla karşılaşırlarmış. Masası tertemiz, üzerinde tek bir evrak bile yok. Kendisi de sakin bir şekilde koltuğunda oturup piposunu tüttürüyormuş.

Sonunda Yönetim Kurulu, Genel Müdürün yeterince çalışmadığına karar vererek onu görevden almış. Yerine daha enerjik, sürekli koşturan ve her işle yakından ilgilenen yeni bir Genel Müdür getirmişler.

Yeni Genel Müdür ilk günden itibaren dikkat çekmiş. Fabrikadan neredeyse hiç ayrılmıyor, her bölümü geziyor, her işe müdahale ediyor ve yoğun bir tempoyla çalışıyormuş.

Fakat birkaç ay sonra işler ters gitmeye başlamış. Satışlar düşmüş, müşteri şikâyetleri artmış, üretimde aksaklıklar yaşanmaya başlamış. Yönetim Kurulu bunun nedenini bir türlü anlayamamış. Durumu araştırmak için fabrikaya inmişler ve çalışanlarla görüşmeye başlamışlar. Sonunda en güvendikleri ustabaşını çağırıp ne olduğunu sormuşlar.

Ustabaşı biraz çekinerek şöyle demiş:

“Efendim, biz senelerdir işimizi yapıyoruz. Eski Genel Müdür bizi bilirdi, işimize karışmazdı. Biz bir sorun yaşamadıkça ona gitmezdik. Şimdiki Genel Müdür çok iyi niyetli ama her şeye karışıyor, değiştiriyor. O kadar çok karışıyor ki, o kadar çok şeyi kendi üstüne aldı ki, biz artık ona sormadan, onun onayını almadan hiçbir şey yapamıyoruz. Bu da performansı ve üretimi etkiliyor.”

Yönetim Kurulu yaptığı araştırmalar sonucunda gerçeği anlamış. Eski Genel Müdür aslında güçlü bir sistem kurmuştu. Çalışanlarına inisiyatif kullanma yetkisi vermiş, herkes sorumluluğunun bilincinde çalışıyordu. Bu yüzden kendisi yalnızca gerçekten gerekli ve acil durumlarda devreye giriyordu.

Bunun üzerine Yönetim Kurulu yeni Genel Müdüre teşekkür ederek yollarını ayırmış ve eski Genel Müdürlerini yeniden göreve getirmiş.

Gelelim sadede…

Aslında bu olayın ne fabrikayla ne de o çalışkan görünen yeni genel müdürle bir alakası var. Bu hikâye, tam olarak bugün ülkemiz tarım yönetiminin içine düştüğü “mikro yönetim” ve yetki kargaşası girdabının ta kendisidir.

Bizim tarımımızın gerçek ustabaşıları kırsaldadır. İlçe tarım müdürlüklerindeki mühendislerdir. İl müdürlüklerinde yılların saha tecrübesine sahip teknik personeldir. Araştırma enstitülerindeki bilim insanları, ıslahçılar ve uzmanlardır. Çiftçiyle aynı çamura basan, aynı kuraklığı yaşayan, aynı zararlıyla mücadele eden insanlardır.

Ancak son yıllarda tarım yönetiminde giderek artan bir merkezileşme eğilimi dikkat çekmektedir. Taşrada çözülebilecek birçok konu Ankara’ya taşınmakta, yerelde alınabilecek kararlar merkezden gelecek onaylara bağlanmaktadır. Coğrafi işaretlerden destekleme uygulamalarına, üretim planlamasından bölgesel projelere kadar birçok konuda yerel reflekslerin yerini merkezi karar mekanizmaları almaktadır.

Sonuçta Ankara’da yoğun bir çalışma görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Toplantılar yapılmakta, raporlar hazırlanmakta, sunumlar gerçekleştirilmektedir. Herkes büyük bir gayret içerisindedir. Fakat sahaya baktığımızda aynı yoğunluğun üretime, verimliliğe ve çiftçi memnuniyetine her zaman aynı ölçüde yansımadığını görüyoruz.

Çünkü tarım sadece genelgelerle yönetilebilecek bir sektör değildir. Tarım; iklimiyle, toprağıyla, su yapısıyla, ürün deseniyle ve insan kaynağıyla her bölgede farklılık gösteren canlı bir organizmadır. Bu nedenle yerel bilgi, yerel tecrübe ve yerel inisiyatif tarım yönetiminin vazgeçilmez parçalarıdır.

Enstitünün yapacağı araştırmaya, il müdürlüğünün uygulayacağı bölgesel stratejiye, ilçe müdürlüğünün vereceği teknik karara alan bırakılmadığında sistem yavaşlamaya başlar. Kararlar yukarıya doğru daraldıkça sahadaki refleksler körelir. Tıpkı hikâyedeki ustabaşının söylediği gibi:

“Biz artık merkeze sormadan hiçbir şey yapamıyoruz.”

Oysa güçlü kurumlar, her kararı merkezden veren yapılar değil; doğru insanlara doğru yetkiyi verebilen yapılardır. Başarılı yöneticiler de her işe müdahale edenler değil, sistemi kuranlar ve sistemin işlemesine güvenenlerdir.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın merkez teşkilatından genel müdürlüklere, daire başkanlıklarından araştırma enstitülerine, il müdürlüklerinden ilçe müdürlüklerine kadar uzanan büyük organizasyonunun gücü de tam burada yatmaktadır. Bu yapının her halkası liyakat sahibi, kendi görev alanında güçlü, yetkin ve sorumluluk sahibi olmak zorundadır.

Ankara’nın görevi her işi yapmak değil, sistemi kurmak ve sistemin işlemesini sağlamaktır. Merkezin görevi strateji üretmek, vizyon çizmek, koordinasyonu sağlamak ve gerektiğinde müdahale etmektir. İlçe müdürlüğünden enstitüye kadar uzanan o devasa üretim zincirine güvenmek, onlara inisiyatif ve yetki vermek, kendisi ise sadece makro stratejileri çizip “piposunu tüttürerek” sistemi izlemek olmalıdır. 

Son söz: Belki de bugün Türk tarımının en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni genel müdürler, yeni daire başkanları, yeni talimatlar ya da yeni bürokratik süreçler değildir. Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey, hikâyedeki eski genel müdürün yaptığı gibi; insanlara güvenen, yetki devreden ve kurumsal kapasiteyi güçlendiren liyakat sahibi bir yönetim anlayışıdır.

Çünkü gerçek liderlik her işi yapmak değildir.

Gerçek liderlik, siz masanızda otururken bile sistemin kusursuz çalışmasını sağlayabilmektir.

Bazen en büyük başarı koşturmak değil, doğru sistemi kurup güvenle izleyebilmektir. Ve bazen bir yöneticinin masasındaki evrak sayısı değil, yokluğunda da çalışabilen kurumlar onun gerçek başarısını gösterir.

Kalın sağlıcakla…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...