Veri egemenliği ve küresel internete milli erişim
Bir ülkenin sınırı yalnızca haritada çizili bir çizgi değildir. Suyun, enerjinin, ticaret yollarının nereden geçtiği de etki alanı da sınırın ve bunun üzerinden egemenliğin bir parçasıdır. Günümüzde bu listeye sessizce yeni bir kalem eklendi: verinin hangi yoldan aktığı.
Çoğu insan internete girerken tıkladığı sayfanın nereden geldiğini düşünmez. Oysa bir e-devlet işlemi, bir banka hareketi veya iki eposta yazışması, ülke içinden yine ülke içine yapılıyor olsa da bazen ülke içinde kalmayabilir; yurt dışındaki bir yönlendiriciye bazen de sunucuya gidip oradan geri dönebilir. Bu internetin tasarımındaki teknikler gereği. Veri, ucuz, geniş, hızlı yerden akıyor. Bu durum internetin teknik doğasında sıradan görünse de artık egemenlik açısından böyle değerlendirmek biraz saflık olur.
Bu meseleyi en iyi anlatan örnek, Azerbaycan'dır. Yıllarca güçlü ve tarafsız bir yerel internet değişim noktası bulunmadığı için, Azerbaycan içindeki iki nokta arasında akması gereken trafik dahi zaman zaman yurt dışındaki yönlendiricilerden dolaşıp geri gelmek zorunda kaldı. Sebep basitti: yerel takasın maliyeti, uluslararası trafikle aynı tutulmuştu.
Veri aynı bir yük kargosu gibi maliyete göre yön alıyor. Bugün de örneğin Türkiye ile Azerbaycan arasındaki trafik o anda ucuz olan ağlar üzerinden, belki Almanya belki Polonya belki Rusya üzerinden yönlendirilerek akabiliyor.
Burada anahtar kavram, internet değişim noktası kavramı, İDN = IXP. Bunu, farklı operatörlerin verilerini birbirine doğrudan ve düşük maliyetli teslim ettiği bir dijital gümrük kapısı gibi düşünebiliriz. Bu kapı ülke içinde güçlüyse trafik içeride kalır; hem hızlanır hem ucuzlar hem de denetlenebilir olur. Zayıfsa, kendi verimiz başkasının topraklarından geçebilir, çünkü bir internet servis sağlayıcı daha ucuz olduğu için Bulgaristan üzerinden bir bağlantı tercih etmiş olabilir. Maalesef bugünlerde siber güvenlik amaçlarıyla bir kısım internet servis sağlayıcıların ülke içi trafiklerini dahi saldırıların ayıklanması adına Avrupa üzerinden yönlendirdiklerini görebiiyoruz.
Türkiye iletişim konusunda şanssız bir ülke de değil. İstanbul'un coğrafyası, onu Avrupa, Kafkasya ve Orta Doğu trafiği için doğal bir kavşak yapıyor. Sektör içinden, kâr amacı gütmeyen, TRNOG topluluğu temelli bir millî değişim noktası kurmak yönünde ciddi bir irade niyetlendi. IXP çabaları var ama stratejik ölçekte, tarafsız, yaygın ve millî politika ile desteklenen yapı eksik. Eksik olan, bu sivil insiyatifi imkânı bir devlet politikası hâline getiren, yerel yönlendirmeyi gerekiyorsa sübvansiyonla en uygun hale getirmekten, yine fonlama ile internet değişim noktası veri merkezleri kurmaya uzanan stratejik bir çerçeve.
Bu çerçevenin omurgası birkaç başlıkta toplanabilir. Birincisi, kamu kurumlarının ve telekom operatörlerinin trafiğinin mümkün olduğunca yurt içinde takas edilmesini teşvik eden güçlü bir millî peering politikasıdır. Bunu dost ve kardeş ve hatta gelecekte ittifak içinde olacağımız ülkelerle trafiğimizin üçüncü bir ülkeden geçmemesinin garanti edilmesine uzatabiliriz. İkincisi, BTK'nın mobil iletişimde uyguladığı bence çok yüksek olan kalite-standardı yaklaşımının sabit internet ve omurga altyapısına da genişletilmesidir; çünkü ölçülmeyen, regüle edilmeyen şey yönetilemez. Üçüncüsü ise daha iddialı bir hedef: Türkiye'nin yalnızca kendi verisini içeride tutması değil, bölgenin verisinin de güvenle aktığı bir "Avrasya dijital takas merkezi" olmasıdır. Bu şekilde bir internet değişim noktası için kurulacak büyük altyapılar, sınıraşan çok geniş veri bağlantıları Türkiye’de de internetin baz maliyetinin ucuzlaması ve internetin hızlanması demektir.
Bu sonuncusu, sadece bir altyapı hedefi değil, aynı zamanda bir stratejik vizyondur. Azerbaycan'dan Orta Asya'ya uzanan hattın dijital trafiği bugün büyük ölçüde başka merkezlerden geçiyor. Oysa bu trafiğin tabii buluşma noktası İstanbul olabilir. Kendi verimizi içeride tutmak savunma ise, bölgenin verisine güvenli bir liman olmak stratejidir.
Türkiye’nin batı yönüne yığılan internet çıkışlarının doğu ve güney yönünde de güçlendirilmesi gerektiğini daha önce bir yazımda ele almıştım. Bununla beraber bu yazıda ele aldığım adımlarla beraber küresel ağa daha sağlam ayaklar üzerinde bağlanılacaktır.
G20’de öne atılan DFFT gibi, “verinin akmasını veri sahibi ülkelerin dahi, sözde dünya ekonomisi adına engellemeyeceği” esasına dayalı yaklaşımları da acilen elimizin tersiyle itmeliyiz.
Toprak sınırını korumak için bedeller ödeyen bir millet, veri sınırını da aynı ciddiyetle düşünmek zorundadır. Çünkü bir gün gelir, bir ülkenin gücü yalnızca kaç kilometrekare toprağı olduğuyla değil, kendi verisinin hangi yoldan aktığı (gözlendiği), nerede tutulduğu, başkasının verisine ne kadar hâkim olabildiğiyle ölçülür.
Dijital sınırlarımızı başkalarının cetveliyle çizdirmeyelim. Veri bizim, sınır bizim; cetvel bizim, egemenlik bizim.