Hem uzattık hem tadını kaçırdık!
Fon konuşulurken çiftçiyi, üreticiyi unuttuk!
Rivayet odur ki Amerikalı bir profesör, yıllar önce İzmir’de katıldığı konferansın ardından havaalanına giderken manav tezgâhında mor renkli bir meyve görür. İlk kez tattığı incirin lezzetine hayran kalır.
Aradan yıllar geçer. O unutamadığı lezzeti yeniden tatmak için İzmir’e gelir. Tezgâhta mor renkli, uzun bir ürün görür. İncir zannederek kocaman bir ısırık alır. Ancak ağzına dolan acı ve buruk tat karşısında şaşkına döner. Çünkü ısırdığı incir değil, patlıcandır! Öfkeyle manava döner: “Sen bunu hem uzatmışsın hem de tadını kaçırmışsın!”
Bugün Türkiye’nin gündemine bakınca aynı cümleyi kurmamak mümkün mü? Günlerdir fon krizini, finansal manipülasyon iddialarını, soruşturmaları konuşuyoruz. Televizyonda fon, gazetede fon, siyasette fon! Elbette konuşulmalı. Hukuksuzluk varsa hesabı sorulmalı. Yatırımcının hakkı korunmalı. Ancak bir meseleyi konuşurken diğer hayati meseleleri gündemden düşürmek gibi bir alışkanlığımız var.
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin fon krizine ilişkin güven vurgusu son derece önemlidir. “Finansal sistemin temelinde güven vardır. Güven kaybolursa yatırımcı kaybeder, ekonomi zarar görür.”
PEKİ, TARIMDA GÜVEN KAYBOLURSA NE OLUR?
Son zamanlarda sosyal medyada çiftçilerin ürünlerini tarlada bıraktığı, traktörle sürdüğü, topladığı mahsulü yere döktüğü görüntüler dolaşıyor. İnsanın içi sızlıyor! Aylarca emek verdiği ürünü bir çiftçi neden kendi elleriyle yok etmek ister? Gerçekten zarar mı ediyor? Hasat ve nakliye maliyeti satış gelirini mi aşıyor? Yoksa bazı görüntüler siyasi amaçlarla mı kullanılıyor?
Provokasyon ihtimali akla gelmiyor değil. Muhalefetin yönlendirdiği eylemler olup olmadığı da sorgulanabilir. Ancak ortada somut delil yoksa hiçbir üreticiyi suçlamak doğru değildir. Asıl mesele şu: Türk çiftçisi ne hale geldi ki haklı olabileceği bir durumda bile kendisini topluma inandırmakta zorlanıyor? İşte üzerinde düşünmemiz gereken en acı gerçek budur!
Bir zamanlar çiftçinin feryadı toplumun vicdanında karşılık bulurdu. Şimdi sosyal medyada ürününü döken üreticinin önce niyeti sorgulanıyor. Çiftçinin yalnızca kazancı değil, güvenilirliği de tartışmaya açılıyor. Peki, bu noktaya nasıl geldik?
ÇİFTÇİ KONUŞUYOR, ÖRGÜTLER NEREDE?
Elbette görevini yapan, üreticinin hakkını savunan kuruluşlarımız var. Ancak çiftçinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar karşısında güçlü, ortak ve rakamlara dayanan bir temsil mekanizması yeterince görünür değil. Bir çiftçi ürününü döktüğünde üretici örgütleri çıkıp açıklamalı: Bu ürünün maliyeti şu kadar! Tarladaki satış fiyatı bu kadar! Hasat ve nakliye gideri şu kadar! Üreticinin zararı veya kazancı budur! Böylece tartışma görüntüler üzerinden değil, gerçekler üzerinden yürür. Oysa bugün çoğu zaman bireysel tepkiler konuşuluyor, tarımsal örgütlerin ortak sesi duyulmuyor. Örgütlü çiftçi susarsa sosyal medya konuşur. Sosyal medya konuşursa gerçeklerin yerini algılar alabilir!
ÜRETİM PLANLAMASI İŞTE BUNUN İÇİN VAR!
Ürünlerin tarlada bırakıldığı görüntüler, üretim planlamasının önemini yeniden ortaya koyuyor. Tarım ve Orman Bakanı Sayın İbrahim Yumaklı’nın üretimi planlama yönündeki çabaları önemli bir adımdır. Ancak üretim planlaması yalnızca hangi ilde kaç dekar ürün ekileceğini belirlemek değildir. Ne kadar üretilecek? Kim alacak? Hangi fiyattan satılacak? Depolama kapasitesi yeterli mi? Sanayi ve ihracat bağlantısı kurulmuş mu? Bunlar hesaplanmadan yapılan planlama eksik kalır. Çiftçiye ne ekeceğini söylemek kolaydır. Asıl mesele, ektiği üründen nasıl para kazanacağını öngörebilmektir!
Ankara’da hazırlanan kararın il tarım müdürlüğüne, oradan ilçe tarım müdürlüğüne, köye ve çiftçiye ulaşması gerekir. Ancak sistem tek yönlü çalışmamalıdır. Çiftçinin maliyeti, üretim kararı, karşılaştığı sorunlar ve uygulama sonuçları da köyden ilçeye, ilden Ankara’ya dönmelidir. Bugün sorgulanması gereken temel meselelerden biri budur. Ankara tarlayı Excel tablosundan göremez! Tarlayı görecek olan il ve ilçe tarım teşkilatıdır. Üreticinin sorununu yerinde tespit edecek olan ziraat mühendisidir, veteriner hekimdir, teknik personeldir. Liyakatli kadrolar olmadan, sahadan sağlıklı veri gelmeden üretim planlamasının başarılı olması beklenemez.
SEÇİMİN SINAVI ANKARA’DA DEĞİL, TARLADA VERİLECEK!
Sayın Yumaklı’nın önünde ise hiç kolay olmayan bir dönem var. Bir tarafta ekonomik şartlar... Bir tarafta yüksek tarımsal girdi maliyetleri... Mazot, gübre, ilaç, tohum, elektrik, işçilik ve finansman... Diğer tarafta çiftçinin artan beklentileri... Ve yaklaşan seçim atmosferi.
Bu şartlarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bakan Yumaklı’dan beklentilerinin artması şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü seçim sürecine yaklaşıldıkça tarım, yalnızca ekonomik ve stratejik bir sektör değil, aynı zamanda siyasi performansın da önemli bir göstergesi olacaktır. Bu performansın karşılığı ise Ankara’da açıklanan rakamlardan çok, çiftçinin kazancında ve memnuniyetinde görülecektir.
Bakan Yumaklı, bir yandan ekonomi yönetiminin politikalarıyla diğer yandan üreticinin artan maliyetleri arasında denge kurmak zorunda. Bu nedenle önündeki yol kolay değil. Çünkü tarladaki sorunlar çözülmeden Ankara’daki hesapların tutması mümkün değildir.
Tarımda gerçek başarı, yalnızca yeni kararlar almak ve genelgeler yayımlamakla sağlanamaz. Alınan kararların sahada uygulanması, çiftçinin sorunlarının doğru anlaşılması ve çözüm üretilmesi gerekir. Bunun yolu da tarımı bilen, liyakatli yöneticilerden ve üreticiyle güçlü iletişim kuran bir teşkilattan geçer. Ankara ile çiftçi arasındaki iletişim kopukluğu giderilemezse, en doğru politikalar bile beklenen sonucu vermez. Sonunda yine incir beklerken patlıcanla karşılaşır hem üreticinin hem de tarım politikalarının tadını kaçırırız.
Türkiye’nin tarımda yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Bu hikâyenin adı daha fazla belge, daha fazla genelge, daha fazla toplantı olmamalı. Daha fazla saha, daha fazla veri, daha fazla liyakat ve daha güçlü geri bildirim olmalı.
Son söz: Sayın Bahçeli’nin finansal sistem için yaptığı güven vurgusunu tarım için de düşünmeliyiz. Fon piyasasında güven kaybolursa yatırımcı parasını çekebilir. Tarımda güven kaybolursa çiftçi üretimden çekilebilir! Birinde sermaye hareket eder, diğerinde üretim kapasitesi tehlikeye girer. İşte bu nedenle tarım yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir meseledir.
Fon krizini konuşurken tarımı unutursak, çiftçinin feryadını siyasi tartışmalara boğarsak, üretim planlamasını yalnızca genelgelerle yürütürsek aynı hatayı tekrarlarız. Çünkü fonlarda kaybedilen para yeniden kazanılabilir. Ama üretimden kopan çiftçiyi, boşalan köyü ve ekilmeyen toprağı yeniden kazanmak yıllar alabilir!
Ve unutmayalım: Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca bankalarında, borsasında ve fonlarında biriken para değil; toprağında ürettiği değer, çiftçisinin emeği ve milletinin sofrasıdır!
Asıl sorumuz şu olmalı: Bugün çiftçi neden kazanamıyor diye tartışıyoruz. Peki, yarın üretecek çiftçi bulamazsak neyi tartışacağız?
Kalın sağlıcakla…