Terörün partisi olmaz
Bölgemizde, tamamı KCK terör yapılanmasının farklı coğrafyalardaki uzantıları olan ve adında “parti” geçen birçok yapı bulunmaktadır. KCK, PKK’nın kurucusu tarafından geliştirilen ve örgütün ideolojik-örgütsel çerçevesini tanımlayan çatı yapılanmadır. Türkiye’de PKK, Suriye’de PYD, İran’da PJAK, Irak’ta PÇDK bu yapılardan bazılarıdır. Görünürde siyasi faaliyet yürütüyor gibi dursalar da, gerçekte bu yapıların tamamı silahlı terör örgütleridir. Silahlı eylemler, propaganda faaliyetleri ve toplumsal etki stratejileriyle aynı hiyerarşik merkeze hizmet ederler.
“Parti” kimliği bu yapılar için bir amaç değil, bir araçtır. Yerel ve uluslararası kamuoyunu yanıltmak, gençleri etkilemek, lojistik kaynak sağlamak ve destek toplamak için kullanılır. Uluslararası arenada “siyasi temsil” görüntüsü verilmeye çalışılır. Böylece yaptırımlar geciktirilir, operasyonlar tartışmalı hale getirilir ya da ertelenir.
Ancak gerçek değişmez. Adında parti geçmesi, bir yapıyı siyasi aktör yapmaz. Özünde silah ve şiddet bulunan hiçbir oluşum siyaset üretemez. Olsa olsa emperyalist güçler için kullanılabilir bir aparata dönüşür.
Bu örgütlerin parti adı altında yapılanmaları, siyaset yaptıkları anlamına gelmez. Demokratik süreçleri ve siyasal kurumların meşruiyetini istismar ederek kendi amaçlarını sürdürmeye çalışırlar. Siyasi parti görüntüsü, toplum nezdinde kabul görmek için kullanılan bir kılıftır. Altında ise şiddet ve baskı vardır.
Siyaset güven üretir. Terör ise korku.
Bu ikisi yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey siyaset değil, derin bir meşruiyet krizidir.
Terörü arkasına alan siyaset üç noktada çöker.
Birincisi, meşruiyetini kaybeder. Siyasetin asıl gücü halktan gelir. Terör halkı ikna etmez, susturur. Korkuya dayalı destek, rıza değildir.
İkincisi, hukukun karşısına geçer. Devlet gücünü hukuktan alır. Terör gölgesinde yürütülen faaliyet, siyaset değil, açık bir yasa dışılıktır.
Üçüncüsü, siyaseti ahlaksızlaştırır. Terörü araçsallaştıran anlayış, “hedefe giden her yol mubahtır” düşüncesini normalleştirir ve bu yapıları emperyalist güçler için stratejik araçlara dönüştürür.
Ayak bastıkları her yerde korku, acı ve istikrarsızlık bırakmalarının nedeni budur.Bulundukları yere huzur değil; zulüm, kan ve gözyaşı taşırlar.
Görünürde siyaset için var olduklarını söyleseler de, özde devlet otoritesini zayıflatmayı, toplumsal düzeni bozmayı ve kendi örgütsel hedeflerini gerçekleştirmeyi amaçlarlar. Bu gerçeklik, terörle siyasetin bir arada yürüyemeyeceğini açık biçimde ortaya koyar.
Türkiye’de siyasetle terör arasındaki çizgi nettir. Bu çizgi bulanıklaştırıldığında en büyük bedeli toplum öder. Terörle mücadele ile demokratik siyasetin birbirinden kesin biçimde ayrılması gerekir.
Devlet açısından mesele basittir. Silah tutan el ile oy isteyen el aynı değildir. Aynı anda meşru kabul edilemez. Şiddeti araç olarak kullanan, tehditle alan açmaya çalışan yapı “siyasi aktör” sayılmaz. Demokrasi, namlunun gölgesinde işlemez.
Talebi olan sandıkta konuşur. İddiası olan Meclis’te anlatır. Millete gider. Silahla, baskıyla, sokak terörüyle siyaset olmaz.
Demokratik siyaset; eleştiri, alternatif üretme ve iktidara talip olma zeminidir. Bu zemin herkese açıktır. Ancak tek bir şartla. Hukukun içinde kalmak.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” hedefi nettir. Terörün tamamen ortadan kaldırıldığı, silahsız, tehditsiz ve vesayetsiz bir siyaset iklimi. Amaç; Türkiye’de ve bölgede kalıcı güvenliği ve barışı tesis etmek, milli birliği güçlendirmek ve demokratik siyasi hayatı sağlam temeller üzerine oturtmaktır. Böylece tüm vatandaşların huzur ve güven içinde yaşadığı bir ülke inşa edilmesi hedeflenmektedir.
Ya silah bırakılır, şiddet terk edilir, ayrıştırıcı dil geride bırakılarak demokratik siyaset yapılır ya da devletin kararlı mücadelesiyle karşılaşılır. Arası yoktur. Bugün Türkiye ve Suriye’de yürütülen süreç budur. Yarın İran ve Irak’ta yaşanacaklar da bundan farklı olmayacaktır.