Milli ahlak reformu
Ahlak, toplumların ortak yaşamını mümkün kılan normlar, değerler ve beklentiler bütünü olarak zaman içinde oluşur. Bu yönüyle ne yapılır, ne yapılmaz sınırlarını çizerek toplumsal düzeni sağlar. Bireyleri “biz” duygusunda buluşturarak “dayanışmayı güçlendirir. Adalet, sorumluluk ve empati gibi paylaşılan duygular üreterek ortak vicdanı inşa eder. Sürekliliği ve aktarılabilirliği sayesinde ise tarihsel bir kurum haline gelir. İşte bu nedenlerle ahlak için, toplumsal düzeni, dayanışmayı ve ortak vicdanı inşa eden tarihsel bir kurumdur deriz.
Bu özelliğiyle ahlak, evrensel insani değerlerin taşıyıcısıdır. Kadim Türk medeniyetinin omurgasını oluşturan kültürün ve törenin özünde de ahlak vardır. Bu öz aşındığında, ahlaki çözülme kaçınılmaz biçimde toplumsal savrulmaya dönüşür.
Bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz ahlaki tablo, ani bir çöküşün değil; yıllar içinde sessizce ilerleyen bir kültürel kopuşun sonucudur. Bu kopuş, bir sabah uyanıp fark ettiğimiz bir felaket değil; yavaş yavaş normalleşen, çoğu zaman da görmezden gelinen bir çözülmedir.
Sorun tek bir alana sıkışmış değildir. Eğitimden medyaya, dini değerlerdensözde batılılaşmaya, bağımlılıklardan şiddete, yolsuzluktan yalanla algı üretimine, kentleşmeden aile yapısına uzanan geniş bir zemine yayılmış durumdadır.
Kamu denetimine rağmen görmezden gelinen eğitim faaliyetleri ve dini söylemi araçsallaştıran yapılar, bu çözülmenin en kritik halkalarından biridir. FETÖ ve benzeri oluşumlar,eğitimi toplumsal algıyı manipüle etmek, dini ise genç kuşakların zihinsel ve ahlaki pusulasını bozmak için kullandılar.
Ne yazık ki, eğitim sistemimizher düzeyde FETÖ’nün kurumsallaştırdığı sınav merkezli yapının ötesine geçemedi. Okullar, milli ve manevi değerlerle donanmış ahlaklı ve sorumluluk sahibi erdemli bireyler yetiştirmek yerine, öğrencileri bitmeyen bir yarışın içine sürükledi. Başarı; karakterle, emekle ya da ailesine saygıyla, topluma katkıyla değil, yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçülür hale geldi. Paralı yani özel okullar bu anlayıştan bağımsız değildir; aksine çoğu zaman merkezindedir. Daha çarpıcı olan ise kamusal eğitimi yöneten ve karar verici konumda bulunan birçok kişinin kendi çocuklarını bu okullara göndermeyi tercih etmesidir. Bu tablo, sisteme duyulan toplumsal güveni de derinden zedelemektedir.
Bir diğer kırılma noktası, “çağdaşlık” adı altında sunulan haz ve tüketim merkezli değerlerin sorgulanmadan benimsenmesidir. Batı’nın kendi toplumsal krizleri içinde ürettiği bu yaşam tarzı, bireyi merkeze alırken sorumluluğu ve sınırı görünmez kıldı. Özgürlük söylemi zamanla bencilliği, mutluluk vaadi tatminsizliği besledi, ahlaki ölçütler geri plana itildi.
Görsel ve dijital medyada denetimsiz içerik üretimi, hem bireyi hem de aile kurumunu doğrudan hedef almaktadır. Ailenin değersizleştirildiği, mahremiyetin sıradanlaştırıldığı yayınlar, özellikle çocuklar ve gençler üzerinde kalıcı izler bırakmaktadır.
Köyler boşalırken şehirler büyüdü ancak bu büyüme ne planlıydı ne de insani. Plansız kentleşme, şehirleri sadece betonlaştırmadı.Mahalleyi dağıttı, komşuluğu zayıflattı, köyler gibi aidiyet duygusunu da yok etti.
Dijitalleşme bu sürecin en güçlü hızlandırıcısı oldu. Her yaş grubundan insan farkında olmadan ekranların içine çekildi. Yüz yüze ilişki, geleneksel aktarım ve ortak değerler toplumsal hayattan geri çekildi.
Bağımlılıkların her türlüsü yaygınlaştı.
Çocuklar dahi cinayetle anılır hale geldi.
Yolsuzlukla kirlenen sistem, kumpas ve iftirayla beslenen siyaset dili, yalan ve algı üretimiyle gerçeği görünmez kılmaya çalışan kirli zihinler; toplumsal vicdanı aşındırmakta, ortak değerleri erozyona uğratmakta ve geleceğin temellerini sessizce çökertmektedir.
Gelinen noktada, ortak değerlerin yerini parçalı kimlikler, geçici aidiyetler ve çıkar temelli ilişkiler aldı. Empati toplumsal bir refleks olmaktan çıktı. Merhamet bireysel tercihe indirgendi. Vicdan ise kamusal görünürlüğünü büyük ölçüde yitirdi.
Bu çözülme artık yalnızca akademik tespitlerle değil, siyasal söylemin merkezinden de dile getirilmektedir. MHP Genel BaşkanıDevlet Bahçeli’nin şu sözleri yaşanan aşınmayı çarpıcı biçimde özetlemektedir:“Farkında mısınız, Türkiye’nin toplumsal dokusu tahrip ve tahriş ediliyor… Cinnet, cinayet, sanal bahis, kumar, uyuşturucu, bireysel ve toplumsal şiddet eşzamanlı mesafe alıyor… Medeniyet mirasımız dört bir koldan hücuma uğruyor…”
Ne var ki bu sorunlar çoğu zaman kamusal alanda ahlak perspektifiyle değil, yalnızca hukuki zeminde ele alınmaktadır. Oysa ahlak, insanın iyiyle kötüyü ayırt etmesini sağlayan değerler bütünüdür; kaynağını kültürden, gelenekten, dinden ve toplumsal kabullerden alır. Yazılı olmak zorunda değildir; yaptırımı daha çok vicdanidir ve içseldir. Hukuk ise devletin koyduğu, uyulması zorunlu yazılı kurallardır; resmidir, bağlayıcıdır ve ihlali maddi yaptırımlarla sonuçlanır.
Tam da bu noktada, tüm kamuoyu Bilge Lider Devlet Bahçeli’nin “milli ahlak reformu” çağrısına kulak vermelidir.Çünkü bu çağrı, bir uyarıdan öte, bir istikbal davetidir:“Topyekün bir mücadele başlatmalıyız. Kafa kafaya vererek milli ahlak reformu hazırlayıp bunu da tatbik etmeliyiz. Milli ahlak milletin kurtuluşudur… Ahlaki iflas bir nevi ölümdür.”Devlet Bahçeli’nin açık ve net ifadeleri, meselenin vahametini ortaya koymaktadır.
Bilge Lider Devlet Bahçeli’nin “milli ahlak reformu” çağrısı yalnızca yazılı metinlere indirgenecek bir temenni olarak görülmemelidir. Bu çağrı; devletin kararlı iradesiyle, ailenin koruyucu rolüyle, eğitimin değer inşa eden misyonuyla ve medyanın sorumlu yayıncılığıyla birlikte yürütülmesi gereken topyekün bir toplumsal yeniden inşa sürecidir.
Bu dört sütun aynı anda ayağa kalkmadan ne toplumsal çözülme durur ne de ortak geleceğimiz güvence altına alınabilir.