Büyük Türk: İmam-ı Azam Numan Ebu Hanife

YAYINLAMA:
Büyük Türk: İmam-ı Azam Numan Ebu Hanife

İslam dünyasının dört büyük mezhep imamından biri olan İmam-ı Azam Ebû Hanife, sadece yaşadığı 8. yüzyıla değil, asırlar ötesine ışık tutmuş bir alimdir. Onun mirası, Türk milletinin inanç hayatında müstesna bir yer tutar. Aradan bin iki yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, Ebû Hanife’nin adı bugün bile saygıyla anılıyor, fikirleri yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Peki, İmam-ı Azam’ı bu denli büyük yapan nedir? Onun hayatına, Türk kimliğine, İslam’a ve özelde Türk-İslam anlayışına yaptığı katkılara kısaca baktığımızda bu sorunun cevabını bulabiliriz.

Ebû Hanife, Miladi 699 yılında Kûfe’de doğdu. Asıl ismi Numan bin Sabit’tir. Dedesi Güney Türkistan’dan bu bölgeye gelip sonradan Müslüman olmuştur. Ebû Hanife’nin çocukluğu Kûfe gibi ilim ve kültürün harman olduğu bir şehirde geçti. Kendisini ilme adayan Ebû Hanife, inanç ve diyalektik ile işe başladı; devrinin çeşitli fırkalarıyla tartışarak doğru itikadı savundu. Ardından fıkıh ilmine yönelip dönemin büyük fakihi Hammad bin Ebu Süleyman’ın ders halkasına tam 18 yıl devam etti. Kendisini öylesine geliştirdi ki hocası vefat edince dersleri devam ettirecek en uygun kişi olarak görüldü ve hoca kürsüsüne o oturdu.

Küfe çarşısından ilim kürsüsüne uzanan bu yolculuğun neticesinde Ebû Hanife, etrafında geniş bir talebe halkası oluşturan bir müderris oldu. Öyle ki, İslam coğrafyasının dört bir yanından öğrenciler onun derslerine katılmak üzere Kûfe’ye akın etti. İmam-ı Azam’ın derslerine katılanlar sadece fıkıh değil, ahlak ve hikmet de öğreniyordu.

Ebû Hanife’nin İslam’a yaptığı katkılar saymakla bitmez. Her şeyden önce O, değişen şartlara cevap verebilen esnek bir fıkıh ekolü oluşturdu. O’nun adıyla anılan Hanefi mezhebi, işte bu şekilde, nakil ile aklı buluşturan metodu sayesinde geniş coğrafyalarda benimsendi. İmam-ı Azam, bir yandan Kur’an ve Sünnet’e sıkı sıkıya bağlı kalırken, diğer yandan insan aklının ve vicdanının sesini de dinleyerek itidal üzere fetvalar vermiştir.

İtikat alanındaki görüşleri, bugüne dek Müslüman toplumların birleştirici harcı olmuştur. Mesela Ebû Hanife, büyük günah işleyen bir insanı dinden çıkmış saymamıştır. Onun bu yaklaşımı sayesinde toplum içinde köprüler atılmamış, günahkâr da olsa insanlar ümmet bilinci içinde kalabilmiştir. Bugün de dini gerekçelerle ortaya çıkıp şiddet saçan, müminleri kolayca dışlayan aşırı görüşler için İmam-ı Azam’ın itidal çizgisi bir panzehir niteliğindedir. O, birliği bozacak uç fikirlere karşı daima aklıselimi ve hoşgörüyü tavsiye etmiştir.

Ebû Hanife’nin hayatında ahlak ve cesaret de önemli yer tutar. O, devrindeki haksızlıklara boyun eğmeyen bir alim idi. Emevîlerin zulmüne karşı Ehlibeyt yanlısı tavrıyla bilinmektedir. Hazret-i Ali’nin soyundan gelenlere karşı hürmeti ve muhabbeti vardı. Adaletin tesisi için çalışmayan bir güç karşısında makam ve mansıp uğruna ödün vermemiştir. Bu yüzden hapse atılmış, işkence görmüştür. Prensiplerinden taviz vermemenin bedelini ağır ödemiştir belki ama doğruluk timsali olarak halkın gönlündeki yerini daha da sağlamlaştırmıştır. O’nun vefatı hakkında farklı rivayetler olsa da yaygın kanaat zindanda zehirlenerek şehit edildiğidir. Cenazesine on binlerce insanın katılması, halkın O’na duyduğu muazzam sevgi ve saygının göstergesiydi. İmam-ı Azam, ardında zulme boyun eğmeyen bir âlim duruşu miras bıraktı.

Ebû Hanife’nin Türk-İslam anlayışına katkıları özellikle dikkat çekicidir. O’nun temellerini attığı itikadî çizgi, daha sonraki asırlarda Türk diyarlarında İslam’ın benimsenmesinde büyük rol oynamıştır. Türkistan’da İslam’la şereflenen ilk Türk devletleri, Hanefi fıkhını tercih ettiler. Bu tercihte, Hanefiliğin kuralcı fakat müsamahakâr yapısının Türklerin örf ve adetleriyle daha uyumlu olmasının payı vardı. Başta Osmanlılar olmak üzere, birçok Türk devlet ve topluluğu devletin resmi mezhebi olarak Hanefiliği benimsediler; bu sayede farklı kavim ve mezhepten insanları adaletle idare edebildiler. İmam-ı Azam’ın getirdiği esneklik, Türk imparatorluk coğrafyalarında birlik ve beraberliği muhafaza eden bir harç oldu. 

Öte yandan, Ebû Hanife’nin iman esaslarındaki görüşleri de yine Türk toplulukları arasında yayılmış olan Mâtürîdî inanç sistemine kaynaklık etti. Büyük Türk âlimi İmam Mâtürîdî, Ebû Hanife’nin izinden giderek Ehl-i sünnet inancını aklî temellerle izah etti. Böylece, bugün Türkiye başta olmak üzere geniş bir coğrafyada yaşayan Türklerin inanç dünyası, İmam-ı Azam’ın çizdiği yol üzerine bina edilmiş oldu. Kısacası, Türk Milleti’nin İslâm anlayışı denince akla gelen hoşgörü, akılcılık ve sağlam itikat, büyük ölçüde Ebû Hanife’nin bıraktığı mirastır.

Sonuç olarak, İmam-ı Azam Ebû Hanife, Türk-İslam medeniyetinin manevi mimarlarından biridir. O, hikmetiyle, adaletiyle, cesaretiyle sadece kendi çağını değil, yüzyıllar sonrasını da etkilemiştir. Bugün camilerimizde okunan fıkıh kitaplarından, gönüllerimize yerleşen itikat prensiplerine kadar pek çok değerde onun emeği, onun nefesi vardır. İmam-ı Azam’ın izinden gitmek demek kuru bir slogan değil; ilimde gayretli, amelde samimi, ahlakta dürüst ve imanda sağlam olmak demektir. Bu kutlu mirasa sahip çıkıp genç nesillere aktardığımız sürece, Allah’ın izniyle ne milli birliğimiz sarsılır ne de istikbalimiz kararır. İmam-ı Azam’ın göstermiş olduğu yolda yürümek hem bu dünyada huzurun hem de ahirette kurtuluşun reçetesidir. Geliniz, bu Büyük Türk’ün ışığında kenetlenelim; birlikte güçlü, imanla huşulu, ilimle şuurlu bir millet olma idealini hep diri tutalım. Unutmayalım, İmam-ı Azam’ın izinden giden bir milletin sırtını hiçbir fırtına yere getiremez.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...