Doğru teşhis, doğru zemin
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ve MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin büyük bir cesaret ve irade yüklemesi yaptıkları Terörsüz Türkiye süreci Kürt kökenli vatandaşları problemleştiren ve meseleye etnik kimlik reçetesiyle koşan hatalı yaklaşımlardan bilinçli biçimde uzak durdu. Sürecin kısa sürede yakaladığı ivme, teşhis ve tanının doğru zeminde kurulduğunu açık biçimde ortaya koydu. MHP Lideri Sayın Bahçeli 22 Ekim 2024 tarihli grup toplantısında “Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın” çıkışını yaparken aynı konuşmada Kürt sorununu şu ifadelerle tanımladı: “Kürt sorunu var demek, Kürtleri sorun gören sahte yüzlerin, yalan sözlerin, yıkım bekleyenlerin, küresel emperyalizme piyonluk yapanların ortak propagandasıdır”.
28 Ekim 2024’te “Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Kürt sorunu yoktur, asla da olmayacaktır” vurgusunu yineleyen Sayın Bahçeli, 5 Kasım’daki açıklamasında ise bu çerçeveyi daha da netleştirerek sözde Kürt sorununun tarihsel süreç içinde Türk milleti üzerinde oynanan oyunların ve bölücülük kalkışmasının bir ürünü olduğunu ifade etti.
Terörsüz Türkiye sürecinin mimarlarının perspektifinde Kürt sorunu değil, on binlerce insanın hayatına mal olmuş, yarım asırlık bir terör sorunu vardı.
Nitekim bu tespitin tarihsel karşılığı tartışmasızdı.
Diyarbakır’ın Lice İlçesi’nin Fis köyünde 1978 yılında kurulan PKK’nın amacı ''Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi'' adıyla Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürütmekti. Hâlbuki Cumhuriyetin ilan edildiği günden bu yana Kürtler anayasal olarak eşit, seçme-seçilme haklarından faydalanabiliyor, doktor, mühendis, asker, öğretmen olabiliyor ve devletin üst kademelerine kadar rahatlıkla yükselebiliyordu. PKK’ya yardım ve yataklık yapan, barınma, eğitim, lojistik destekte bulunan Hafız Esad Suriye’sinde ise Kürtlerin durumu bunun tam tersiydi.
Suriye’nin 1962 nüfus sayımında 120 bin Kürt’ün vatandaşlıkları iptal edilerek vatansız konumuna düşürülmüştü. Tek partili Baas yönetiminin Arap milliyetçiliği merkezli siyasetinde Kürt kimliğiyle siyaset olanağı mümkün olmadığı gibi Kürt kökenli insanların devlet vazifelerinde görev almaları bile mümkün değildi. Suriye’deki Kürtler Baas filtresi nedeniyle siyaseten ve idari olarak etkisizleştirilmiş durumdaydı. Böyle bir ortam içinde PKK yönünü Kürtlerin insan yerine bile konulmadığı Suriye’ye değil; Kürt kökenli vatandaşların doktor, öğretmen, asker, milletvekili, başbakan ve cumhurbaşkanı oldukları Türkiye Cumhuriyeti’ne çevirmişti. 50 yılda askere, polise, öğretmene, mühendise, sivillere yüzlerce saldırı düzenleyen PKK terörü nedeniyle on binlerce insan hayatını kaybederken terörle mücadelenin maddi külfeti Doğu-Güney Doğu illeri başta olmak üzere Türkiye’nin topyekûn kalkınmasının önüne set olarak dikildi.
Türkiye’deki bu problemin Kürt kökenli vatandaşların kimlik meselelerinden değil, Türkiye’ye düşman devletlerin besleyip büyüttükleri terörden kaynaklandığını, Kenya’dan Türkiye’ye getirildiğinde “Kullanıldım” itirafını yapan Abdullah Öcalan da kabul ederek kendisini kullanan devletlerin ve istihbarat örgütlerinin listesini devlete vermiştir. Terörsüz Türkiye sürecinde yapbozun eksik parçaları bir araya getirilmiş ve sürecin başarıya ulaşabilmesinde kullanılabilir durumda bulunan kaynakların hepsi sahaya sürülmüştür. Nitekim 27 Şubat 2025’teki fesih metninde PKK’nın “anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açtığından” bahseden PKK kurucusu Abdullah Öcalan “ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümlerin tarihsel toplum sosyolojisine cevap olmadığından” hareketle devlet aklıyla aynı çizgiye yerleşmiş ve tüm gruplara silahları bırakma çağrısında bulunmuştur. Terörsüz Türkiye süreci Türkiye sınırlarını aşarak Suriye’de de dengeleri değiştirmiştir. Terörü himaye eden Baas rejimi tarihe karışırken Türkiye’nin millî güvenlik perspektifini benimseyen yeni bir denge ortaya çıkmıştır. Türkiye’de bugün bombalar patlamıyor, terör nedeniyle can kaybı yaşanmıyor ve bu durum Terörsüz Türkiye’nin kazanımlarının hissedilme derecesini düşük gösteriyor olabilir. Fakat Terörsüz Türkiye süreci zaten günübirlik bir politika olarak tasarlanmamıştır. Külfeti bugüne, semeresi yarınki nesillere ait olan, yeni bir şahlanış hikâyesinin önsöz metnidir…