Tarımda AR-GE lüks değil, beka meselesi
Kıymetli çiftçi, üretici, karar verici ve tarım dostu okurlar; Bugün size tarladaki traktörün gürültüsünden değil, o traktörü insansız yürüten algoritmalardan, o tohumu iklim krizine dirençli kılan laboratuvarlardan söz etmek istiyorum. Yani tarımın görünmeyen ama kader belirleyen cephesinden…
Bu yıl Davos’ta tarım başlığı alışılmışın çok ötesinde bir ağırlık kazandı. Yapay zekâdan gıda güvenliğine, iklimden biyoteknolojiye kadar uzanan tartışmalar. Bu durum ister istemez insanı küresel tarımsal Ar-Ge raporlarına yöneltiyor.
Ben de Davos’u takip ettikçe, tarımda kim neyi, nasıl planlıyor sorusuna daha sistematik bakmaya başladım. Bu arayış beni OECD’nin “Tarımsal Politika İzleme ve Değerlendirme 2025” raporu ile buluşturdu.
Rapor 16 ülkenin tarımsal Ar-Ge mimarisini ortaya koyuyor. Ama bu bir istatistik dokümanı değil. Açık konuşalım: Bu rapor bir milli güvenlik belgesidir.
Çünkü dünya artık tarımı “açık hava fabrikası” olarak görmüyor. Tarım, küresel güçler için bir “yüksek teknoloji üssü”. Ve herkes bu satranç tahtasında hamle yapıyor.
Listenin zirvesinde Çin var. Çin Tarımsal Bilimler Akademisi (CAAS), 2026 itibarıyla “Organize Bilimsel Araştırma” modeline geçti. Yani merak odaklı akademisyen dönemi bitti. Artık devlet diyor ki: “Benim tohum bağımsızlığı hedefim var. Bu sonucu üreteceksin.” 10 binden fazla araştırmacıyla, görev tanımlı bir bilim ordusu kurmuş durumdalar.
ABD ise Temmuz 2025’te Ar-Ge’yi yeniden “temel misyon” ilan etti. USDA’yı siyasal dalgalanmalardan arındırıp, doğrudan Amerikan çiftçisinin verimliliğine bağlayan bir yeniden yapılanmaya gitti. Hollanda, bütçesi kesilmesine rağmen Wageningen Üniversitesi üzerinden kaynaklarını “iklim dostu tarım” gibi stratejik alanlarda yoğunlaştırıyor.
Ama asıl çarpıcı tablo finansal dönüşüm yaşayan ülkelerde. Arjantin (INTA) küçülüyor, arazi satıyor. Brezilya (Embrapa), tamamen kamusal yapıdan kamu-özel ortaklığına geçmenin yollarını arıyor. Kanada, araştırma istasyonlarını kapatıyor.
Dünya çok net bir mesaj veriyor: “Param kıymetli. O parayı en yüksek katma değeri üretecek bilgiye yatırırım.”
Kanada örneği burada özellikle durmamız gereken bir kırılma noktası. Kanada Tarım ve Gıda Bakanlığı (AAFC), aralarında 130-140 yıllık kurumların da bulunduğu 7 araştırma enstitüsünü kapattı. Yaklaşık 1000 çalışan sistem dışına çıktı. Resmî gerekçe: Bütçe kısıtı. Tasarruf: Yıllık 4-5 milyon Kanada doları. Ama sektör paydaşları ayağa kalktı. Çünkü herkes şunu biliyor: Kanada’nın ihraç ettiği tarımsal ürünlerin büyük bölümü, bu kamu enstitülerinde geliştirilen çeşitlerle üretiliyor.
Şimdi durup düşünelim.
40 milyon nüfuslu, Türkiye’nin iki katı tarım alanına sahip, dünyanın en rasyonel kamu yönetimlerinden birine sahip bir ülke…
Gerçekten sadece 5 milyon dolar için mi bu kurumları kapattı? Tabi ki de hayır! Kanada başka bir şey yaptı. “Araştırma romantizmini değil, araştırma performansını” tartışmaya açtı. Ve bu tartışma dönüp bize çok rahatsız edici bir ayna tutuyor.
Türkiye’de 49 tarımsal araştırma enstitüsü var. Kanada’da kaç tane vardı? 21 tane! Ama Kanada’daki araştırmacı sayısı, bizim neredeyse iki katımız.
Kanada bugün araştırma enstitülerine şunu soruyor:
Bu enstitüler ne üretiyor?
Kime yarıyor?
Ne kadar ekonomik değer oluşturuyor?
Peki biz Tarımsal Ar-Ge’ye soruyor muyuz?
Geliştirdiğiniz çeşitlerin yüzde kaçı sahada, üretimde?
Kaç milyon liralık ekonomik değer ürettiniz?
Özel sektör bu bilgiyi kullanıyor mu?
Çiftçinin cebine bu bilginin etkisi ne?
Türkiye’de tarımsal Ar-Ge’nin temel sorunu burada yatıyor: Herkes proje yapıyor, kimse hesap vermiyor. Örneğin, TAGEM’de para projeye değil, kuruma gider. Bu ne demek biliyor musunuz?
Maliyet-performans ölçülemez
Etki analizi yapılamaz
Başarılıyla başarısız ayırt edilemez
Oysa Avrupa Birliği projelerinde, TÜBİTAK’ta para proje hesabına gider. Projeyle ilgili performans, etki analizi ve başarılıyla başarısız ayırt edilebilir. Bizde proje parası kurum hesabına gider. Sonra da “neden çıktı alamıyoruz” diye şaşırırız.
Bizim tarımsal Ar-Ge’de bir başka büyük ezberimiz: “Ar-Ge çiftçiye hizmet eder.” Yanlış hem de çok büyük bir yanlış! Dünyanın hiçbir yerinde Ar-Ge doğrudan çiftçiye hizmet etmez. Ar-Ge’nin muhatabı; şirketlerdir, tohum firmalarıdır, teknoloji geliştiricilerdir. Nihai kullanıcı çiftçidir.
Aziz Sancar Nobel aldı diye hastalara reçete yazmıyor ki. Bilgiyi sisteme veriyor, sistem hastaya ulaştırıyor. Tarımda da durum aynen budur. Ama biz hâlâ “çiftçiye broşür dağıttık mı” diye Ar-Ge başarısı ölçüyoruz.
Çarpıcı bir veriyle bitireyim: Ülkemizde tarla ve sebze çeşitlerinde tescil edilenlerin;
Yüzde 87’si özel sektör
Yüzde 12’si kamu
Yüzde 1’i üniversiteler tarafından yapılıyor.
Peki o zaman soru şu: TAGEM neyin merkezinde duruyor?
Bilginin mi? Piyasanın mı? Yoksa sadece bütçe dağıtan bir kamu refleksinin mi?
Kanada’da 7 enstitü kapatılıyor, sektör paydaşları ortalığı ayağa kaldırıyor. Türkiye’de enstitülerin yarısı kapatılsa kim itiraz eder? Tohumcular mı? Çiftçi örgütleri mi? Sanayi mi? Bu sorunun cevabını sizlere bırakıyorum.
Son söz: Dünya, tarımsal Ar-Ge’yi artık bir akademik hobi alanı değil, hayatta kalma stratejisinin kalbi olarak görüyor. Bizim de bu satranç tahtasında oyun kurucu olabilmemiz için “Ar-Ge beynini” Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bünyesinde, sahanın tam merkezinde tutmamız şarttır.
Buradaki temel mesele, araştırmacının motivasyonudur. Ar-Ge projeleri; “Q1 dergisinde yayın yapıp üniversiteye nasıl geçerim?” kaygısıyla, yani kişisel akademik kariyer basamağı olarak kurgulanmamalıdır. Kamu bütçesi, tozlu raflarda kalacak makalelerin değil, tarladaki verimin ve piyasadaki rekabet gücünün finansörü olmalıdır.
Özetle; kamu, özel sektör, tarım paydaşları ve çiftçi sacayağının dışında kalan, sahada karşılık bulmayan her araştırma, aslında geleceğimizden çalınan bir zamandır. Artık araştırma romantizminden sıyrılıp, araştırmanın performansını ve ekonomik çıktısını konuşma vaktidir. Çünkü tarımda Ar-Ge, bir “yayın listesi” değil, tam anlamıyla bir istikbal meselesidir.
Kalın sağlıcakla….