Nükleer caydırıcılık ve Türkiye
Sivillerin üstüne nükleer bomba yağdıran tek devlet Amerika Birleşik Devletleri 250 bin insanı saniyeler içinde öldüren bu savaş suçunu kılıfına uydurmaktan geri durmadı.
Güya, savaşta daha çok insanın kaybedilmesini engellemek maksadıyla bu dehşet saldırıyı düzenlediklerini söylediler. Ne gariptir ki ABD’nin bu ucuz gerekçesi dünya tarafından da hüsnükabulle karşılandı.
Yahudileri katleden Nazi rejiminin başına dünyayı geçiren küresel güçler bir kalemde 250 bin Japon’u buharlaştırıp, nesilden nesille milyonlarca sakat doğuma sebebiyet veren saldırının müsebbibini aynı hukuk mekanizmasına muhatap edemediler.
Zira ABD savaşı kazanmıştı, tartışmasız süper güçtü, dünyanın ekonomik, siyasi, askeri gündemi onun mürekkebi ile çizilecekti.
Haliyle kimin haklı olduğu değil, kimin güçlü olduğu önemliydi! Devletler kendi pozisyonunu bu gerçekliğe göre düzenlediler.
Nükleer sicili bu şekilde olan ABD, 28 Şubat’tan beri İran’a düzenlediği saldırıları bu ülkenin nükleer kapasitesini yok ederek insanlığı nükleer bir saldırı tehdidinden korumak olarak gerekçelendiriyor. Ve yine hiçbir yaptırımla, hiçbir itirazla karşılaşmıyor. Oysa bunu ne kendisi ne insanlık için, sadece İsrail’in İslam mıntıkasında kendisini rahatta hissedebilmesi ve Arz- Mevud istikametinde ilerlerken üzerine nükleer bomba düşme riskini bertaraf edebilmek için yapıyor.
İsrail’in resmi olarak belirtilmese de nükleer silahlara sahip olduğu biliniyor. Yani, demek oluyor ki İran’ın nükleer kapasitesi yok edildiğinde bölgemizde bu kitlesel yıkım silahına sahip tek egemen yapı; bebek, çocuk, kadın demeden 2 yıl içinde 72 bin insanın canını canice alan siyonist rejim olacak.
Tehlikenin büyüklüğünü ve yakınlığını görüyor musunuz? “İran’dan sonra hedef Türkiye” naraları atan siyonistler bölgenin tek nükleer gücü olarak Türkiye’yi ve İslam coğrafyasını sadece saniyeler içinde yok edebilecek bir gücü kendi uhdesinde saklı tutacaklar.
18’inci gününe gelinen savaşta İran’ı koşulsuz şartsız teslim alamayan ABD ve İsrail’in nükleer kartını masaya almayı düşündüğü de şimdiden dillendirilmeye başlamıştır.
ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanlarından David Sack İsrail’in İran’a karşı nükleer silah kullanmayı düşünebileceğini söyleyerek bu şeytani planın ipuçlarını vermiştir.
Uluslararası ceza mahkemesine taraf olmayan ve insanlığa işlediği cürümlerden bu şekilde sıyrılacağını varsayan İsrail ne Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na ne de Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na da taraf değildir.
Dolayısıyla Türkiye’nin bu yakınlaşan tehdidi milli güvenlik perspektifiyle referans alarak nükleer kapasitesini geliştirmesi bir ihtiyaç halini almıştır.
Bir canlı yayında “Türkiye’nin nükleer silahı var mı” sorusunu gülümseyerek cevaplayan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu manidar tebessümden Türk devletinin bu riski gözeterek gardını almaya başladığı düşünülebilir. Şayet Türkiye böyle bir çalışma yürütüyorsa caydırıcılık kapasitesini maksimum seviyeye ulaştırana kadar durmamalıdır.
Zaten Türkiye’nin milli güvenliği için ne yapılıyorsa ve ne yapılacaksa Cumhur İttifakı’nın milli güvenlik perspektifiyle yapılmaktadır. Balıklar rahatsız olmasın diye Türkiye’nin füze denemelerini durdurmasını isteyen, savunma sanayi yatırımlarını diline dolayan, nükleer enerji çalışmalarına şiddetle karşı çıkan muhalefet mantığıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin payidarlığını sağlayabilmek mümkün mü?