Türkiye için stratejik bir fırsat: Körfez sermayesi
Jeopolitik gerginlikler artınca, küresel sermaye yerinde durmaz; hemen yeni adresler arar. Özellikle Körfez merkezli Arap sermayesi, son zamanlarda artan bölgesel olaylarla açığa çıkan riskler yüzünden portföyünü daha güvenli ve dengeli coğrafyalara kaydırmayı mutlaka düşünüyordur.
Bu hareketlilik Türkiye için de büyük bir fırsat olabilir. 2022 yılında Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte enerji fiyatlarının ani yükselmesi, Körfez ülkelerine tarihi ölçekte likidite sağlamıştı. Aynı dönemde Batı piyasalarında oluşan değerleme düşüşleri ve artan jeopolitik riskler, bu sermayenin Avrupa ve Asya finans merkezlerine daha agresif şekilde yönelmesine zemin hazırlamıştı. Şu sıralar, körfez ülkelerinin doğrudan kendileri ile ilgili riskler de bulunduğu düşünüldüğünde benzer bir dönemde olabiliriz.
Bu ülkelerde Amerika’ya karşı oluşan hayal kırıklığı da elbette sermayeyi etkileyecek. Hele bir de Amerika ile ilgili içsel faktörler oluşursa, o zaman görün.
Küresel ölçekte baktığımızda, Körfez ülkelerinin milli varlık fonlarının toplam büyüklüğü 2024 itibariyle yaklaşık 4 trilyon dolar seviyesine ulaşmış durumda (Sovereign Wealth Fund Institute). Özel ve aile fonları ile beraber rakam daha da yükselir. Bu fonların sadece %5’inin yön değiştirmesi bile 200 milyar dolarlık bir hareket demek.
Türkiye’nin bu pastadan aldığı pay hâlâ sınırlı. 2025 yılında Türkiye’ye giren doğrudan yabancı yatırım yaklaşık 13 milyar dolar idi. Körfez sermayesinin bunun içinde görünen payı 1-2 milyar dolar civarında ve bence potansiyelin oldukça gerisindeyiz.
Türkiye genç nüfus, üretim altyapısı ve güçlü coğrafi konumuyla aslında yüksek getiri kategorisinde duruyor ama riskler de var: yüksek enflasyon ve kur oynaklığı yatırımcı açısından dikkat edilen bir konu.
Son iki haftada yaşanan İran gerilimi sonrasında Dubai ve Doha’nın aldığı saldırıların ardından Türkiye bu süreçte “güvenli transit merkez” olarak öne çıkmaya başladı. Hali vakti yerinde binlerce kişi bu ülkelerden Türkiye’ye geldi. Bunu sadece bir insan hareketliliği değil, sermaye potansiyeli olarak da okumak lazım.
Peki bu sermayeyi transit olmaktan çıkarıp Türkiye’de kalıcı hale nasıl getirebiliriz? İlk şart, öngörülebilirlik. Yatırımcı yüksek getiri ararken, riskini de hesaplayabilmek ister. Bu nedenle para politikası tutarlılığı ve enflasyonla mücadelede net bir duruş kritik.
İkinci olarak güven; hukuki altyapının sağlamlığı, yatırımcı haklarının korunması ve düzenleyici şeffaflık büyük fonlar için belirleyici.
Üçüncü olarak ise hikâye; Türkiye’nin artık “ucuz iş gücü” ile anılmadığı gerçeğini kabul edelim. Artık stratejik yatırım alanları öne çıkmalı. Veri merkezleri, yazılım, siber güvenlik, teknoloji, yarı iletken, enerji dönüşümü, yeşil dönüşüm, yenilenebilir enerji, madencilik, savunma teknolojileri, fintech, dijital bankacılık, demiryolları gibi alanlar hem küresel trendlerle uyumlu hem de uzun vadeli sermayeyi çekebilecek sektörler arasında yer alıyor.
Kriz dönemlerinde yön değiştiren Arap sermayesi için Türkiye şu an daha çok bir “geçiş durağı” gibi görünüyor ama doğru adımlar atılırsa bu tabloyu değiştirmek mümkün!
Bunun yolu kısa vadeli fırsatlardan değil, uzun vadeli güven inşa etmekten geçiyor. Türkiye’nin, yabancı yatırımı artık gayrimenkul gibi kısıtlı etki üreten değil, orta ve yüksek teknoloji reel sektör yatırım alanlarında kullanmaya ihtiyacı var. Bu da yüksek faiz ve faiz arbitrajı ile değil, parayı reel sektöre çekecek vergisel teşvik paketleri ve hatta yerel sermaye ve hazine ortaklıkları ile olabilir. O halde, sadece şu sıralar bölgede çok yoğun şekilde görev yapan Dışişleri Bakanlığı’mızın değil, Hazine ve Maliye, Sanayi ve Teknoloji, Ticaret, Ulaştırma ve Altyapı, Enerji gibi yüksek yatırım ihtiyacı olan bakanlıklarımızın da yatırım ajansı koordinasyonu ile hızlı harekete geçmesinde büyük fayda var.