Tarımda siyaset matematiği değil, devlet aklı konuşmalı!

YAYINLAMA:
Tarımda siyaset matematiği değil, devlet aklı konuşmalı!

Uzun zamandır bu yazıyı yazıp yazmamak arasında gidip geldim. Belki de bu satırları çok daha önce başkaları yazmalıydı diye düşündüm. Sessizce izlemeyi, not almayı ve gelişmeleri ihtiyatlı bir iyimserlikle takip etmeyi tercih ettim. Ancak gördüm ki benimle birlikte akademisyenler, meslek örgütleri, ziraat odaları, ziraat mühendisleri, araştırmacılar ve çiftçiler de aynı soruların cevabını bekliyor.

Bu nedenle, herhangi bir siyasi hesapla değil; mesleki sorumluluğun, çiftçiye olan vefa borcunun ve ülkemiz tarımına duyduğum inancın gereği olarak bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

Tarım artık sadece bir sektör değildir. Tarım; gıda güvenliğidir, ekonomik istikrardır, sosyal huzurdur ve milli güvenlik meselesidir.

Bugün Türkiye’de tarım konuşulurken çoğu zaman rakamlar üzerinden bir tartışma yürütülüyor. Siyaset kurumunun önemli bir bölümü tarımı üretim eksenli değil, seçim eksenli değerlendiriyor. İktidar kendi başarısını anlatıyor, muhalefet ise mevcut sorunları sıralıyor. Ancak her iki tarafın da zaman zaman gözden kaçırdığı temel bir gerçek var:

Çiftçi seçim dönemlerinde hatırlanacak bir kitle değildir. Çiftçi bu ülkenin üretim gücüdür. 

TARIMI SEÇİM MALZEMESİ YAPMA HASTALIĞI

Tarım, ülkemizde her dönem iç siyasetin en kolay malzemesi olmuş, maalesef her idarenin yumuşak karnı hâline getirilmiştir. Siyaseten sıkışınca tarımı çok iyi bilmenize gerek kalmıyor; “Rüzgârsanız esip geçersiniz, tayfunsanız alıp götürürsünüz.” Mantık hep bu oldu. Ancak bu günübirlik bakış açısı ne ülkemize ne de çiftçimize zerre kadar katkı sağladı.

Özellikle son dönemde, sırf muhalefet yapmak ve siyasete malzeme çıkarmak adına Türk çiftçisi; karın tokluğuna çalışan, her hasat dönemi ağlayan, eğitim seviyesi düşük, yaş ortalaması büyümüş çaresiz bir “yığın” gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu kasıtlı ve yanlış algı yönetimi yüzünden, bu toprakların efendisi olan çiftçilerimiz artık “ben çiftçiyim” demeye utanır, çekinir hâle geldi.

Eğer bu yanlış algı kırılmazsa, yarın bankaların çiftçimize kredi vermekten kaçınacağı günleri yaşarsak kimse şaşırmasın! Her şeyden önce çiftçilik mesleğine hak ettiği devlet saygısı geri verilmelidir. Çiftçi, alın terinin karşılığını “lütuf” olarak değil, hakkı olarak almalıdır.

TARIMDA ROMANTİZM BİTTİ: GÖZÜMÜZÜ GERÇEKLERE AÇALIM

Nietzsche’nin o meşhur tespiti tam da bugünkü tarım bürokrasisinin aynasıdır: “Bana yalan söylediğine üzülmedim, bundan sonra sana inanamayacağıma üzüldüm.” Tarım politikalarının birinci ve en sarsılmaz esası güvendir; fakat sahadaki yangını gizlemek adına yukarıya üflenen o “her şey yolunda” imajı, çiftçinin devlete olan güvenini temelinden sarsmıştır. İşin acı tarafı, sistemli bir “gerçeği makyajlama” mekanizması işletilmektedir. İlçe müdürlüklerinde çaresizlikle başlayan yapısal sorunlar, il müdürlüklerinde birer “güzellemeye” dönüştürülerek besteleniyor; genel müdürlüklerin koridorlarında ise güftesi ve makamı değiştirilerek adeta kusursuz bir başarı hikayesi yazılıyor.

Sonuçta, Bakan İbrahim Yumaklı’nın masasına yığılması gereken o devasa sorunlar yumağı, bürokrasinin süzgecinden geçe geçe en nihayetinde kulağa hoş gelen “Türk Halk Müziği” makamında, dertsiz tasasız bir melodiyle ulaşıyor. Bakanlığın zirvesinde ise sahadan yalıtılmış bu pembe tablo hep birlikte çalınıp söyleniyor. Sahadaki mevcut durumu, fahiş mazot-gübre fiyatlarını, borç sarmalını, maliyet analizlerini ve üreticinin feryadını sümen altı eden bu koro yüzünden, Sayın Yumaklı’ya sahadan doğru veri ve çıplak gerçekler bir türlü ulaşmıyor. Tarım bürokrasisi gerçekleri bir devlet ciddiyetiyle rapor etmek yerine, bakanı memnun etme sanatına soyunduğu sürece, karar vericiler kendi çaldıkları ve kendi söyledikleri türkülerle avunurken, aşağıda Türk çiftçisi sessiz sedasız toprağına veda etmeye devam ediyor.

Birde özellikle son dönemlerde her köşede tarım çalıştayları, zirveler, toplantılar yapılıyor. Birçoğunu yakından takip edip notlar alıyorum. Sürekli bir övgü, sürekli bir güzelleme... Açıkça ifade ediyorum: Birbirimizi kandırmayı bırakalım, tarımda romantizm devrini kapatalım. Çünkü mevcut Ankara bürokrasisi ile sahadaki çiftçinin gündemi aynı olmadıkça biz sadece “havanda su dövüyoruz.”  Bu suni romantizmin ne çiftçiye ne tüketiciye ne Sayın İbrahim Yumaklı’ya ne de Türk tarımına zerre faydası vardır.

2026 YILI GERÇEKLERİ: ENFLASYON BASKISI VE BUĞDAY FİYATLARI

Gelelim bugünün en yalın, en can yakan matematiğine... 2026 yılı itibarıyla ülkemizde genel enflasyon yüzde 30’lar bandında seyretmeye çalışırken, gıda enflasyonu bu rakamın çok üzerinde, halkın mutfağını doğrudan tehdit eden bir “yapışkan fiyat modeli” ile karşımızda duruyor.

Böyle bir ekonomik iklimde, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından açıklanan güncel hububat ve buğday alım fiyatları, tarımdaki maliyet kasırgasının gölgesinde kalmıştır. Kâğıt üzerinde verilen rakamlar, artış oranları tatminkâr gibi sunulsa da sahanın enflasyonu TÜİK’in sepetine benzemiyor.

Dolayısıyla, buğdaya verilen fiyat, çiftçinin sadece o anki borcunu kapatmaya yetiyor; önümüzdeki yıl yeniden tarlaya girmesi için gereken sermayeyi oluşturmuyor. 

MUHALEFETİN 4 İŞLEM SİYASETİ VE VİZYONSUZLUĞU

Normal şartlarda yaklaşan seçim senaryoları üzerinden plan yapan siyaset kurumuna bakıyoruz; iktidarın tarım politikaları zaten yıllardır belli, sınırları ortada. Ancak Türk milleti ve üreticisi, asıl alternatif olduğunu iddia eden ana ve yavru muhalefet partilerinin ne yapacağını merak ediyor.

Sadece bağırmak, sadece “Çiftçi bitti, çiftçi öldü, bu fiyat çok az” diye feryat etmek bir tarım politikası değildir, olamaz da. Bu sığ yaklaşım, tarımı çözüme kavuşturmak bir yana, sorunu daha da sıradanlaştırıyor.

Muhalefet partilerinin açıklanan hububat fiyatlarına yönelik tepkisizliğini ve vizyonsuzluğu da masaya yatırmak gerekiyor. Tarımda fiyatı sadece Tarım Bakanlığı belirlemez, arkadaki asıl belirleyici güç, bütçe disiplinini elinde tutan Hazine ve Maliye Bakanlığıdır. “Hazine bütçesinden tarımsal desteklemelere ayrılan pay ne olmalı?”, “Bu para hangi kalemlerden kısılarak buraya aktarılmalı?” sorularının cevabı yok. 

Sadece “fiyat az” demek yerine, “Biz iktidarda olsaydık, girdi maliyetlerini şu endekse sabitleyip, taban fiyatı şu matematiksel formülle hesaplayacaktık” diyebilen tek bir muhalefet partisi yok.

Siyaset matematiği ile tarım matematiği aynı şey değildir. Muhalefet, tarımı sadece bir “şikâyet havuzu” olarak görüyor. Çiftçi zaten durumun farkında, zaten zor durumda; onun duymaya ihtiyacı olan şey durumunun kötü olduğu değil, bu durumdan nasıl çıkılacağıdır.

Çiftçinin beklediği şey; sürdürülebilir üretim, öngörülebilir tarım politikaları, maliyetleri kontrol altına alan uygulamalar ve emeğinin karşılığını alabildiği bir sistemdir.

Son söz: Bu gerçekleri görüp, içimize bir virüs gibi giren liyakatsizliği temizlemek zorundayız. Kim yaparsa yapsın, yanlışa yanlış diyebilme kabiliyetini ve erdemini göstermeliyiz. Rahmetli Süleyman Demirel’in dediği gibi: “Meseleleri mesele etmezseniz, mesele olmaktan çıkar.” Eğer bizim tarımı millî bir mesele yapma kaygımız yoksa, o zaman hiçbir şeyi konuşmaya gerek yoktur. Ancak muhalefet de iktidar da şunu bilsin: Meseleleri gerçek manada mesele edinmeyen, Türk çiftçisinin feryadını duymayan ve sadece “o koltuktan kalkın biz oturalım” diyen bir anlayışa bu aziz millet asla geçit vermez.

Çiftçiyi siyasete malzeme değil, tarımı ne pahasına olursa olsun “devlet eliyle korunacak en stratejik sektör” olarak görmek zorundayız.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...