Doğu Akdeniz'de Türkiye karşıtı bloklaşma
İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırımla beraber bölgesel anlamda sürdürdüğü saldırganlık, Orta Doğu’yla beraber Doğu Akdeniz’de de güvenlik krizini tırmandırmaktadır. Son yıllarda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan ve İsrail arasında hız kazanan askeri iş birliği de bu dönüşümün en önemli parçalarından birisini oluşturmaktadır. Bu nedenle GKRY’de yaşanan gelişmeleri yalnızca ikili savunma anlaşmaları veya silah alımları üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Asıl okunması gereken husus, Doğu Akdeniz’de doğrudan Türk ve Türkiye düşmanlığı temelinde yine aynı çevrelerce şekillendirilmeye çalışılan denklemdir.
GKRY’nin son yıllarda silahlanma kapasitesini artırmaya yönelik attığı adımlar dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. İsrail üretimi hava savunma sistemlerinin envantere alınması, Fransa’dan tedarik edilen füze ve hava platformları, askeri üslerin modernizasyonu ve yabancı askeri varlığın giderek kurumsallaşması, Rum yönetiminin takip ettiği politikaların savunma anlayışının ötesine geçtiğini göstermektedir. Özellikle İsrail ile geliştirilen askeri ve teknolojik entegrasyon, GKRY’nin giderek operasyonel bir lojistik merkez haline getirilmeye çalışıldığını işaret etmektedir.
İsrail’in GKRY’de artan ekonomik ve askeri varlığı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. İsrail vatandaşlarının yoğun biçimde gayrimenkul edinmesi, liman ve kritik ulaşım noktalarına yakın bölgelerde yeni yerleşim alanlarının oluşturulması, buna paralel olarak askeri eğitim faaliyetlerinin artırılması, yalnızca ticari yatırım olarak açıklanabilecek gelişmeler değildir. Bilhassa İsrail ordusunun GKRY’de gerçekleştirdiği müşterek eğitimler ve kritik askeri tesislerden yararlanması, Doğu Akdeniz’de ileri konuşlanma stratejisinin bir parçası olarak okunmalıdır.
Diğer taraftan GKRY’nin hava savunma mimarisini İsrail sistemleriyle güçlendirmesi de Rum yönetiminin bu sistemleri özellikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de geliştirdiği insansız hava aracı kapasitesine karşı denge unsuru olarak değerlendirdiğine ilişkin açıklamaları, askeri planlamanın yönünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna ilave olarak Fransa ile derinleşen savunma iş birliği, Avrupa Birliği savunma fonlarının askeri kapasiteye dönüştürülmesi ve yabancı askeri unsurların etkinliğinin artırılması, çok katmanlı bir güvenlik yapılanmasının oluşturulduğunu göstermektedir.
ABD’nin Doğu Akdeniz’de izlediği strateji, NATO’nun güney kanadındaki yeniden yapılanma süreci ve İsrail’in tutumu birbirini tamamlayan unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Washington yönetiminin son yıllarda İsrail ile savunma sanayii alanındaki teknolojik entegrasyonu derinleştirmesi, ortak üretim ve ortak araştırma mekanizmalarını kurumsallaştırması, bölgedeki askeri koordinasyonun gelecekte daha da ileri seviyeye taşınacağını göstermektedir.
Konunun özü, Doğu Akdeniz’de vasat bulan bu gelişmelerin Türkiye’nin milli güvenliği, deniz yetki alanları ve bölgesel caydırıcılığı üzerindeki etkileridir. Son yıllarda savunma sanayiinde elde edilen kazanımlar, deniz kuvvetlerinin artan etkinliği ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile geliştirilen stratejik iş birliği, malum çevrelerce takip edilen gündeme karşı oluşturulan caydırıcılık politikasının temel unsurlarını oluşturmaktadır.
Böylesi bir süreçte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü tezinin uluslararası platformlarda daha güçlü biçimde savunulması ve Doğu Akdeniz’de çok boyutlu dış politika yaklaşımının sürdürülmesi stratejik önem taşımaktadır. Zira bölgedeki rekabet artık yalnızca enerji kaynaklarının paylaşımı konusuyla sınırlı değildir. Asıl mücadele, Doğu Akdeniz’in gelecekte hangi güvenlik anlayışı doğrultusunda şekilleneceği üzerinedir.