Para cebinizde, ahlakınız nerede?
Türkiye’de gündem zaman zaman yolsuzluk iddiaları, haksız kazanç, kayıt dışı ekonomi, rant tartışmaları ve ekonomik adalet meseleleri etrafında şekilleniyor. Burada hukuken kesinleşmiş olaylarla iddia ve tartışmaları birbirinden ayırmak gerekir. Ancak hangi ülkede olursa olsun, başta belediyeler olmak üzere kamu gücünün kişisel çıkar için kullanılması iddiası, ekonomik bir mesele olmanın yanında ahlak, güven ve adalet meselesidir.
Çünkü bütün bu tartışmaların merkezinde aslında aynı soru vardır. Para insan için mi vardır, insan para için mi?
Para, insanlığın icat ettiği en güçlü araçlardan biri. İhtiyaçların karşılandığı, emeğin karşılığı, üretimi ve ticareti kolaylaştıran bir araç. Fakat ne zaman ki araç olmaktan çıkıp hayatın amacı hâline geliyor, işte o zaman insan ile para arasındaki ilişki değişmeye başlıyor.
Bugün birçok insanın hayatındaki temel ölçü, “Ne kadar mutluyum?” sorusundan “Ne kadar zenginim?” sorusuna dönüşmüş durumda. Oysa insanın değeri banka hesabındaki rakamdan ibaret değildir.
Para, ihtiyaçları karşılamak için vardır, ihtiyaçların kendisine dönüşmek için değil. Bir insan daha iyi bir hayat kurmak, ailesinin geleceğini güvence altına almak, çocuklarına daha iyi eğitim imkânı sunmak veya emeğinin karşılığını almak için para kazanabilir. Bunların hiçbiri yanlış değildir. Sorun, paranın insanı yönetmeye başlamasıdır.
Daha fazlasına “sahip olma arzusu” arttıkça ve hayattan “yeter” kelimesi çıktıkça, sahip olunan insanı özgürleştirmek yerine esir almaya başlar. Çünkü para arttıkça her zaman huzur artmaz. Ev büyür ama aile küçülür. Makam yükselir ama insanın kendisine olan saygısı düşer.
Paranın en tehlikeli taraflarından biri de ahlaki sınırları görünmez hâle getirebilmesidir. Önce küçük bir taviz verilir. Sonra bir başka taviz… Derken insan, başlangıçta yanlış olduğunu düşündüğü davranışları normalleştirmeye başlar. Yalan söyler, haksız kazanç sağlar, emeği sömürür, insanları kullanır, hak etmediği bir mevkiye gelir, değerlerinden ödün verir. Verilen her taviz, ahlakın sınırlarını biraz daha aşındırır, vicdanın sesini ise biraz daha kısar.
Velhasıl; göz görmez, kulak işitmez, kalp hakikati kavramaz, vicdan ise giderek suskunlaşır. İnsan, bir zamanlar yanlış dediğine zamanla mazeret bulmaya başlar. Kur’an’ın ifadesiyle: “Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.” (A‘râf, 7/179)
Ahlaki çöküş bir gecede gerçekleşmez. Önce vicdanın sınırları esner, sonra değerlerin anlamı değişir, en sonunda yanlışlar sıradanlaşır. Ahlakın kaybedildiği yerde yalnızca birey değil, toplum da kaybeder.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Kötü olan para değil, paranın insanın bütün değerlerinin üzerine çıkmasıdır.
Bir insanın cebinde ne kadar para olduğu değil, o parayı kazanırken kim olduğuna bakmak gerekir.
Helalinden kazanılan bir servet ile başkasının hakkı yenilerek elde edilen servet aynı şey değildir.
Belki de çağımızın en büyük sorunlarından biri, “sahip olmak” ile “olmak” arasındaki farkı unutmuş olmasıdır. Sonunda geriye dönüp baktığında, bütün hayatını kazanmak için harcadığı şeyin aslında “hayatının kendisi” olduğunu fark edebilir.
Güven, adalet, dürüstlük, dayanışma ve vicdan da bir toplumun sermayesidir. Bunlar kaybedildiğinde, hiçbir ekonomik zenginlik toplumu gerçek anlamda zenginleştiremez.
Para cepte olduğunda bir araçtır. Kalpte olduğunda ise tehlikeli bir efendiye dönüşür.
İnsanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının toplamı değil, kaybetmeden sahip çıkabildiği değerleridir.
Para kazanılabilir, servet sahibi olunabilir, makam sahibi olunabilir ama bütün bunların üzerinde bir değer vardır, insan kalabilmek. İşte gerçek zenginlik de burada başlar.