İran Sokakları ve Amerikan Tehditleri
İran’da son dönemde yeniden alevlenen sokak eylemleri, iç siyasal huzursuzluğun ötesinde yeni bir gündemi oluşturabilecek potansiyeli ifade etmektedir. Tahran merkezli yaşanan ve diğer şehirlerde de etkili olan protesto dalgası; yüksek enflasyon, ulusal para biriminin değer kaybı ve temel yaşam maliyetlerindeki artış gibi ekonomik nedenlerle başlamış olsa da, kısa sürede rejimin meşruiyetini sorgulayan siyasal bir karakter kazanmıştır.
Ancak İran’daki sokak hareketlerini asıl kritik hale getiren unsur, bu iç kırılganlığın ABD tarafından açık tehdit diliyle karşılanmasıdır. Washington yönetiminin “rejimin protestoculara yönelik sert müdahalesinin sonuçları olacağı” yönündeki açıklamaları, ilk bakışta insan hakları hassasiyeti üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılsa da, bölgeyi yakından tanıyan herkes için bu söylemin çok daha stratejik bir arka planı olduğu açıktır. ABD, İran’daki her toplumsal sarsıntıyı, rejimi çevreleme ve zayıflatma politikasının bir kaldıraç noktası olarak görmektedir.
Bu noktada “ABD’nin İran’a yönelik tehdidi, gerçekten İran halkının taleplerine mi dayanmaktadır, yoksa Washington’un Orta Doğu’daki güç mimarisini yeniden şekillendirme arzusunun bir uzantısı mıdır?” sorusunu sormak gerekir. Irak, Suriye, Libya ve Afganistan tecrübeleri hatırlandığında, ABD’nin “halkı koruma” söyleminin pratikte devlet çöküşlerine ve uzun süreli istikrarsızlıklara yol açtığı görülmektedir. Bu nedenle İran sokaklarındaki protestolar ile ABD’nin tehditkâr dili arasındaki ilişkiyi iyi okumak gerekir.
İran yönetimi, bu protestoları yalnızca ekonomik durum sebebiyle süregelen hareketlenme olarak değil doğrudan rejim güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Güvenlikçi reflekslerin ağır basması, protestoların daha sert yöntemlerle bastırılmasına yol açmakta, bu da halk ile devlet arasındaki mesafeyi daha da derinleştirmektedir. Böyle bir kısır döngü, İran’ın iç istikrarını zayıflattığı gibi, dış müdahalelere açık bir zemin de oluşturmaktadır.
ABD’nin tehdit söylemi, bölgesel dengeler açısından da son derece risklidir. İran’ın köşeye sıkıştırılması, yalnızca Tahran-Washington hattında bir gerilim üretmez. Aynı zamanda Körfez’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yeni kırılmalara yol açabilir. Enerji arz güvenliği, deniz ticaret yolları ve vekil aktörler üzerinden yürütülen çatışmalar, bu tür bir gerilimin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu nedenle İran’daki eylemler ile ABD’nin tehditleri birlikte okunduğunda, ortaya çıkan tablo yalnızca bir ülkenin iç meselesi değil, küresel güvenlik mimarisini ilgilendiren bir kriz alanı olmaya müsaittir.
Diğer yandan her ne kadar resmi olarak ilan edilmese de İsrail’in İran’a yeni bir saldırı hazırlığında olduğu ve hatta İsrail Başbakanı Netanyahu ile ABD Başkanı Trump arasında İran’a karşı askeri seçeneklerin konuşulduğu, bu konuların ikili görüşmelerde gündeme geldiği iddiaları da mevcuttur. İran’daki protestolar değerlendirilirken ilk aşırı tepkinin ABD’den gelmiş olması ve az evvel bahsettiğimiz gerçeklik göz ardı edilmemelidir.
ABD’nin tehditkâr yaklaşımı, kısa vadede baskı unsuru oluşturabilir, fakat uzun vadede daha sert bir İran, daha derin bir bölgesel kaos ve daha kırılgan bir uluslararası sistem üretme riski taşımaktadır. Olası bir İsrail saldırısı senaryosunun Orta Doğu’daki kaotik yapıyı daha da karmaşıklaştıracağı ve aynı kapsamda İsrail’in hâlihazırdaki saldırgan tavrını genişletmek için gerekli argümanı elde edebileceği de bu konulardan bağımsız değerlendirilmemelidir.