Trump ve hesapları

YAYINLAMA:
Trump ve hesapları

Donald Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte ABD dış politikasında köklü bir zihniyet dönüşümünün daha görünür hâle geldiği söylenebilir. Trump’ın ilk öneminde ipuçları verilen ancak bürokratik direnç, müttefik baskısı ve küresel krizler nedeniyle tam anlamıyla hayata geçirilemeyen yaklaşım, yeni dönemde daha net ve kararlı bir çerçeveye oturmaktadır. Bu çerçevenin merkezinde ise “stratejik daralma” ve enerjinin tek bir ana rakibe yönlendirilmesi fikri bulunmaktadır.

Trump’ın dış politika anlayışı ideolojik yayılmacılıktan ziyade maliyet-fayda hesabına dayanmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında Orta Doğu, Afganistan, Afrika’nın kırılgan bölgeleri ve hatta Avrupa’daki bazı güvenlik yükümlülükleri, ABD açısından giderek “yük” olarak tanımlanmaktadır.

Washington’un bu coğrafyalarda harcadığı askeri, ekonomik ve diplomatik sermayenin karşılığında elde ettiği stratejik kazanımların sınırlı kalması, Trump yönetiminin bu alanlardan kademeli olarak çekilme isteğini güçlendirmektedir. Bu çekilmeyi ise müttefikleri üzerinden sorumluluk paylaşımı ekseninde şekillendirmek istemektedir.

Trump’ın yeni dönem dış politikasının ana ekseni, Çin ile uzun vadeli ve çok boyutlu bir güç mücadelesine odaklanmak üzerine kuruludur. Ekonomik rekabetten teknoloji savaşlarına, tedarik zincirlerinden askeri caydırıcılığa kadar uzanan bu mücadele, ABD açısından dağınık bir küresel angajmanla yürütülemeyecek kadar kapsamlıdır. Bu nedenle Trump yönetimi, ABD’nin enerjisini ikincil ve çözümsüz kriz alanlarında tüketmek yerine, doğrudan stratejik rakip olarak gördüğü Çin’e yönlendirmeyi hedeflemektedir.

Bu kapsamda Hint-Pasifik bölgesi, ABD dış politikasının yeni ağırlık merkezi hâline gelmektedir. ABD’nin ana hedeflerinden birisi bölgedeki ortakları üzerinden ekonomi, ticaret ve güvenlik eksenli yeni bir mimariyi hayata geçirmektir. ABD Başkanı Trump’ın Monroe Doktrini’ni merkeze alan Donroe Doktrini kapsamında Latin Amerika, Grönland, Karayipler, Kanada gibi alanlar bağımsız olarak değil, ABD’nin bir parçası olarak görülmektedir.

Çin’in özellikle de ekonomik anlamda genişleyen nüfuzu Trump yönetiminde neredeyse bir kriz algısı oluşturmuştur. Bugün Çin’i baskılamak adına bulundukları resmi girişimlerin ana dayanağı da esasında bu noktadır. Diğer yandan Rusya-Ukrayna savaşı üzerinden şekillenmeye koyulan ABD-AB ilişkilerinde giderek derinleşen krizleri ve aynı kapsamda Avrupa karşısında Rusya’nın alan ve avantaj kazanması da ABD-Çin mücadelesinden ayrı düşünülmemelidir.

Trump yönetimi, NATO başta olmak üzere kurumsal güvenlik mimarilerini ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde anlamlı görmekte, aksi durumda bu yapıları maliyet unsuru olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, özellikle Avrupa’nın güvenlik ve savunma alanında daha fazla sorumluluk üstlenmeye zorlanmasıyla somutlaşmaktadır. Washington, bir yandan Çin ile rekabete odaklanırken diğer yandan müttefiklerini kendi bölgelerinde “ön cephe aktörleri” hâline getirmeyi amaçlamaktadır. Böylece ABD, doğrudan askeri angajmandan kaçınarak stratejik yönlendirici rolünü korumayı hedeflemektedir. Bu durum ABD’nin güvenilmez müttefiklik zihniyetini açıkça ortaya koymaktadır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...