Avrupa’da Stratejik Daralma Ve Türkiye’nin Yükselen Ağırlığı
Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Münih Güvenlik Konferansı’nın 62. Toplantısının açılış konuşmasında kullandığı “Avrupa yeni ortaklıklara yönelmeli; Türkiye, Kanada, Japonya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Körfez ülkeleri kilit rol oynayacak” ifadeleri esasında Avrupa’nın içine girdiği stratejik daralmanın ve güvenlik krizinin itirafı olduğu gibi ABD ile olan kopuşun da tezahürü niteliğindedir. Üstelik bu açıklama, Almanya’da NATO tatbikatı sürerken ve hatta Türk ordusunun tatbikat kapsamındaki başarılı faaliyetleriyle uluslararası yankı uyandırdığı bir süreçte gerçekleşmiştir.
Avrupa bugün askeri ve stratejik anlamda ciddi bir yapısal zafiyetle karşı karşıya kalıştır. En temel sorun, Avrupa Birliği’nin ortak ve entegre bir ordusunun bulunmamasıdır. European Union uzun yıllardır “Avrupa ordusu” fikrini tartışsa da somut ve caydırıcı bir askeri güç inşa edememiştir. Savunma harcamaları parçalıdır, komuta yapıları dağınıktır ve kriz anında karar alma mekanizmaları yavaştır. Bu nedenle Avrupa güvenliği fiilen NATO üzerinden, yani büyük ölçüde ABD askeri kapasitesi üzerinden yürümektedir. Ancak transatlantik ilişkiler artık eski eksenin dışına çıkmıştır. Washington yönetiminin son yıllarda küresel yükümlülüklerini azaltma eğilimi ve savunma maliyetlerinin Avrupa tarafından daha fazla üstlenilmesi yönündeki baskısı, kıtanın stratejik bağımlılığını görünür kılmıştır. Dahası ABD’nin çok taraflı kurumlara mesafeli yaklaşımı, özellikle Birleşmiş Milletler sisteminin etkisini azaltma yönündeki politikaları, küresel düzeni daha kırılgan hâle getirmiştir. BM’nin karar alma süreçlerinin etkisizleşmesi ve büyük güç rekabetinin kurumsal yapıları zayıflatması, Avrupa’yı kendi güvenliğini yeniden tanımlamaya zorlamaktadır.
Bu tabloya bir de Rusya faktörü eklenmektedir. Ukrayna savaşı sonrası Moskova’nın Avrupa üzerindeki askeri ve enerji temelli baskısı, kıtanın güvenlik mimarisini derinden sarsmıştır. Rusya yalnızca askeri kapasitesiyle değil, hibrit tehditler, enerji bağımlılığı ve siyasi etki araçlarıyla da Avrupa üzerinde baskı kurmaktadır. Özellikle Doğu Avrupa ülkeleri için tehdit algısı somut ve acil bir hal almıştır. Ancak Avrupa’nın kolektif ve bağımsız bir caydırıcılık mekanizması oluşturamaması, Rusya karşısında stratejik kırılganlığı artırmaktadır.
Merz’in Türkiye’yi “kilit aktör” olarak zikretmesi tam da bu zeminde daha büyük bir anlam kazanmaktadır. Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip bir ülke olarak Avrupa güvenliği açısından en önemli aktör olarak öne çıkmaktadır. Avrupa sahadaki askeri kapasite, operasyonel deneyim ve savunma sanayii dinamizmi açısından oldukça yoksun kalmıştır. Buna karşın Türkiye, sahip olduğu yetkinliklerle küresel anlamda lider konumdadır. Özellikle insansız hava araçları, sınır güvenliği ve bölgesel kriz yönetimi konularında Türkiye’nin sahip olduğu tecrübe, Avrupa için stratejik değere dönüşmektedir. Bununla birlikte Türkiye’nin rolü yalnızca askeri kapasiteyle sınırlı değildir. Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i aynı anda okuyabilen ve yine aynı sahalarda hem yapıcı hem de güven verici şekilde varlık gösterebilen tek aktör olan Türkiye, Avrupa’nın çevresel kriz kuşağıyla doğrudan temas hâlindedir. Avrupa, güvenlik risklerinin coğrafi olarak tam merkezindedir. Ancak bu riskleri yönetebilecek siyasi esneklik ve saha refleksi konusunda Türkiye ile iş birliği zorunlu hâle gelmektedir.
Merz’in çağrısı, Avrupa’nın “stratejik özerklik” söyleminin tek başına yeterli olmadığını da göstermektedir. Özerklik, askeri kapasite olmadan soyut ve söylemden öteye gidemeyecek bir düzeyde kalacaktır. Avrupa ordusu yoksa ve savunma refleksi ABD’ye bağımlıysa, yeni ortaklık arayışı kaçınılmazdır. Bu noktada Türkiye, Avrupa için bir “tamamlayıcı güç” değil hem güvenlik hem enerji hem de ekonomik denklemde asli bir aktördür.
Bu çağrıyı yalnızca taktik bir diplomatik jest olarak görülmemeli, mutlak suretle uzun vadeli bir stratejik müzakere alanına dönüştürmelidir. Savunma sanayii iş birlikleri, ortak üretim projeleri ve kriz yönetim mekanizmalarında daha kurumsal bir çerçeve oluşturulabilir. Ancak Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde siyasi eşitlik ve güvenlik temelli yeni bir paradigma oluşturulması elzemdir.