Türk Dünyasında Birlik Çağrısı: Yusuf Akçura’nın Vizyonu
Türk tarihinin en fırtınalı dönemlerinden birisinde, milletin kaderini sadece kılıçla değil, kalemle ve derin bir stratejik akılla şekillendiren dev isimlerin başında Yusuf Akçura gelir. O, Volga boylarından Ankara’nın bağrına uzanan bir ömrü, Türklerin birlik olması mefkûresine vakfetmiştir. O, dağılan bir imparatorluğun küllerinden yükselecek olan Türk devletinin fikri temellerini atmıştır.
Yusuf Akçura, 2 Aralık 1876’da Rusya’nın Simbir şehrinde, köklü bir Türk ailesinin evladı olarak dünyaya gözlerini açmıştır. Akçura’nın çocukluğu, Türk dünyasının iki büyük kutbu olan Kazan ve İstanbul arasında mekik dokuyarak geçmiştir. Henüz iki yaşında babasını kaybetmiş, yedi yaşına geldiğinde ise annesiyle birlikte İstanbul’a göç etmiştir.
Yusuf Akçura’yı Türk siyasi düşünce tarihinin en parlak yıldızı yapan asıl hadise, 1904 yılında Kazan’da kaleme aldığı "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesidir. Bu metin, Türk milliyetçiliğinin ilk siyasi manifestosu ve Kızılelma’ya giden yolun haritasıdır. Akçura, bu makalesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşten kurtulması için masada olan üç yolu; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü rasyonel bir teraziye vurur.
Osmanlıcılık fikrini, yani imparatorluktaki tüm unsurlardan ortak bir "Osmanlı milleti" yaratma çabasını dönemin konjonktürü içerisinde imkânsız görür. İslamcılık siyasetini ise, dünya Müslümanlarını birleştirmek adına teoride güçlü görse de pratikte Müslüman sömürgelere sahip olan Avrupalı güçlerin (İngiltere, Rusya, Fransa) buna asla izin vermeyeceğini savunur.
Akçura’nın gönlünde ve mantığında yatan asıl yol Türk Milliyetçiliğidir. O, Türk dünyasını bir bütün olarak görür ve Osmanlı Türklerinin bu birleşmede tıpkı Japonya’nın Asya’da yaptığı gibi öncü bir rol üstlenmesi gerektiğini savunur. Türklerin Birliği ülküsü, sadece bir hayal değil, Türklerin dünyada hak ettikleri yeri almalarını sağlayacak yegâne siyasi programdır. Akçura’nın bu realist yaklaşımı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin de temel taşlarından biri olmuştur.
Yusuf Akçura’nın milliyetçiliği, sınırların ötesine taşan bütüncül bir anlayışa dayanır. O, Kuzey Türkleri ile Osmanlı Türklerini birbirine tanıtan bir elçi, bir fikir köprüsüdür. 1905 Rus İhtilali döneminde Rusya’daki Türklerin haklarını savunmak için "Rusya Müslümanları İttifakı" partisini kurmuş, Kazan Muhbiri gazetesinde Türklerin ortak davasını haykırmıştır. Akçura, İsmail Gaspıralı’nın "Dilde, fikirde, işte birlik" düsturunu en iyi anlayan ve hayata geçiren isimlerden biridir.
Akçura; Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocakları’nın kuruluşunda yer alarak, milliyetçi aydınların bir araya geleceği kurumsal çatıları inşa etmiştir. Onun için Türk dünyası; Balkanlar’dan Çin Seddi’ne kadar uzanan, acısı bir, sevinci bir dev bir ailedir. Akçura, Türklerin birbirini tanımadığı, dillerinin ve tarihlerinin unutturulduğu bir döneme karşı çıkmış; Türk Yılı (1928) gibi eserleriyle milli hafızayı tazelemek için çabalamıştır.
Yusuf Akçura, sadece fikir üreten bir mütefekkir değil, aynı zamanda Milli Mücadele’nin ateş çemberinden geçmiş bir kahraman ve Cumhuriyet’in inşasında görev almış bir devlet adamıdır. 1921’de Ankara’ya gelerek Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yakın çevresine dahil olmuş; 1923’ten vefatına kadar İstanbul ve Kars milletvekili olarak TBMM’de görev yapmıştır.
Parlamentodaki çalışmaları, onun milliyetçilik anlayışının "halkçı" ve "devletçi" boyutlarını ortaya koyar. Ziraat Bankası’nın yoksul çiftçilere kredi vermesi gerektiğini savunmuş, Zonguldak maden ocaklarındaki işçilerin ağır çalışma şartlarını yerinde inceleyerek meclis kürsüsünden haykırmıştır. 1925 yılında hazırladığı ancak döneminde kabul görmeyen 99 maddelik İş Kanunu tasarısı, Türk işçisinin haklarını, asgari ücretini ve çalışma saatlerini düzenleyen ilk devrimci adımdır. O, "iktisadi devlet cihadı" diyerek, milli bir ekonominin kurulması gerektiğini, aksi takdirde siyasi bağımsızlığın havada kalacağını vurgulamıştır.
Hayatının son yıllarında Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapan Akçura, Türk Tarih Tezi’nin oluşumuna büyük katkı sağlamış; Türklerin medeniyet tarihinin en kadim ve soylu milleti olduğunu bilimsel belgelerle kanıtlamaya çalışmıştır. Cengiz Han’ı Türk tarihinin merkezi figürlerinden biri olarak gören vizyonu, onun tarih anlayışının ne kadar geniş ve kapsayıcı olduğunun kanıtıdır.
Yusuf Akçura'nın Türk Milliyetçiliği anlayışı, dar bir milliyetçilik değildi. O, Balkanlardan Çin Seddi'ne uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Türklerin ortak tarih, dil ve kültür birliğine inanıyordu. Bu birliğin siyasi, ekonomik ve kültürel işbirliğine dönüştürülmesi gerektiğini savunuyordu.
Bugün, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarına kavuşan Türk cumhuriyetleriyle kurulan ilişkiler, Akçura'nın yüz yıl önce çizdiği vizyonun hayata geçmesidir. Türk Devletleri Teşkilatı'nın varlığı, Karabağ'ın işgalden kurtarılmasında Türkiye-Azerbaycan kardeşliği, Kıbrıs davasında sergilenen kararlı duruş... Tüm bunlar, Akçura'nın ideallerinin tohumlarıdır.
Akçura, 11 Mart 1935'te hayata gözlerini yumduğunda, arkasında sadece kitaplar ve makaleler bırakmadı. Bir ülkü, bir ideal, bir yol haritası bıraktı. Onun ışığında yetişen nesiller, Cumhuriyet'i kurdu, korudu ve bugünlere taşıdı.
Sadri Maksudi Arsal'ın ifadesiyle: "Her şey fânidir. Fâni olmayan ancak şerefli isimlerdir. Ne mutlu Yusuf Bey'e ki cidden şerefli bir isim bırakmıştır."
** Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından Yusuf Akçura’nın üç eserini bir araya getirerek hazırlanan çok kıymetli prestij yayın benim de elime ulaştı. Bu güzel çalışma için Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Başkanı Sayın Ahmet Yiğit Yıldırım’a mahsus teşekkür ederim.