Terörsüz Türkiye kararlılığı ve muhalefetin ikiyüzlülüğü
“Terörsüz Türkiye” süreci, MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin “Silahlar ya gömülecek ya da silah tutanlar gömülecektir. Yurt içinde ve yurt dışında elinde silahla gezen hiçbir caniye ve terör örgütüne müsamaha yoktur.” sözlerinde ifadesini bulan kararlılık felsefesiyle başlatılmıştır ve aynı inanç ve kararlılıkla sürdürülmektedir.
Bu sürecin tek amacı ve hedefi; yarım asırdır ülkemize ve bölgemize musallat olan terör örgütü PKK ile birlikte, çeşitli isimler altında faaliyet yürüten tüm uzantılarını topyekûn ortadan kaldırmaktır. İlk gün dile getirilen hedef neyse, bugün de söylenen ana hedef aynıdır.
Terör örgütü PKK’nın en canlı ve hareketli olduğu alanlardan biri olan Suriye’de, Türkiye’nin de desteğiyle yürütülen mücadele, bu kararlılığın en somut göstergesidir. İsrail’in kendi güvenliğini sağlamak amacıyla YPG’ye “federasyon” kurdurarak Suriye-Irak hattı arasında tasarladığı “Davut Koridoru”, hem İsrail’in hem de YPG’nin başına yıkılmıştır.
MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin ısrarla dile getirdiği “Mazlum Abdi isimli terörist Siyonizm’in yandaşıdır, İsrail’in kuklasıdır” tespiti ile son olarak ifade ettiği “Sadece Fırat’ın batısı değil, Fırat’ın doğusu da; Ayn el Arap’tan Kamışlı’ya kadar faal hâlde bulunan terörist faaliyetlerin kökü kurutulmalı, mıntıka temizliği bütüncül ve eşgüdüm hâlinde hayata geçirilmelidir.” sözleri, ilk günden bu yana ortaya konan kararlılığın değişmez iradesini açıkça ortaya koymaktadır.
Suriye’de terör örgütü PKK’nın (YPG) işgal ettiği alanlardan temizlenmesine yönelik kararlılığı Türkiye’de en net şekilde ortaya koyan isimler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli olmuştur. Bu kararlılık karşısında CHP ve uzantıları ise YPG’den yana saf tutmuş; açık biçimde terör örgütü PKK’nın Suriye’de özerklik ve federasyon kurmasını savunmuştur. Bu tutumlarını da bugüne kadar değiştirmemişlerdir.
CHP’nin yancısı konumundaki İP ve onun Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da bu süreçte, terör örgütü PKK’ya Suriye’de vurulan darbeyi küçümseyen açıklamalar yapmıştır. Dervişoğlu’nun, “Şimdi kalkmışlar, Suriye’deki gelişmeleri sanki bir zafermiş gibi sunmaya çalışıyorlar… PKK’yı perdelemek için uydurdukları SDG, Fırat’ın batısından süpürülünce bunu uluslararası bir başarı gibi pazarlıyorlar.” sözleri bu yaklaşımın açık ifadesidir.
Bunlar, terör örgütü PKK’nın (YPG) en fazla canlılık gösterdiği alan olan Suriye’den temizlenmesine de, Türkiye’de yürütülen “Terörsüz Türkiye” sürecine de eş zamanlı olarak karşı çıkmaktadırlar. Hepsinin ortak gayesi, “Terör devam etsin ama DEM siyasi olarak bizimle olsun” anlayışına dayanmaktadır.
CHP’nin “Terörsüz Türkiye” sürecini destekliyormuş gibi yaparken Suriye’de PKK’dan yana saf tutmasının temel nedeni de DEM’i kaybetmeme hesabıdır.
Terör örgütü PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan dahi, “PKK’nın anlam yoksunluğu ve aşırı tekrarı, ömrünü tamamlamasına ve feshini gerekli kılmasına yol açmıştır. Ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültürel çözümler tarihsel toplum sosyolojisine yanıt verememektedir. Bu koşullarda silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihî sorumluluğunu üstleniyorum. Devlet ve toplumla bütünleşme adına kongrenizi toplayın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.” açıklamasını yaparken, sözde Atatürk’ün partisi CHP’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in hâlâ “özerklik, federasyon, kültürel haklar” soslu “Türkiye’de Kürt sorunu vardır” söylemine devam etmesi dikkat çekicidir.
Özgür Özel aslında son derece tutarlıdır. CHP Grup Başkanvekili olduğu dönemde de, CHP Genel Başkanı olduktan sonra da çizgisini hiç değiştirmemiştir. Bölücü talepleri sürekli cesaretlendiren, terörle mücadelenin önüne sistematik biçimde bariyer koymaya çalışan bir siyasi tutum sergilemektedir. Terör örgütü PKK’nın yayın organı Medya Haber’e çıkarak, örgütü memnun eden propagandalara imza atan bir isimden söz ediyoruz.
Özgür Özel’in DEM–PKK ilişkisi bağlamında sergilediği tutum içinde, Atatürkçü bir duruşa tanıklık eden var mıdır?
Bugün “Terörsüz Türkiye” sürecine karşı çıkan muhalefetin en büyük handikabı, ülkemizdeki gelişmelere yaklaşımının tamamen siyasi menfaat odaklı olmasıdır. Terör sürerken, terör örgütünün siyasi uzantılarıyla ittifak ve iş birliği yapan; terörle mücadeleye karşı çıkan bu muhalefetin, bugün “Terörsüz Türkiye” sürecine yönelik her eylemi ve söylemi açık bir ikiyüzlülüktür.
Söz konusu siyasi menfaat olduğunda, terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı HDP ile 2019 yerel seçimlerinde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ittifak kuranlar da aynı çevrelerdir. Yine aynı HDP ile, milli kimliğimizi ve ülke bütünlüğümüzü zedeleyecek nitelikte anayasa taslakları hazırlayan İYİ Parti’de; o gün yönetici, bugün ise Genel Başkan olan Müsavat Dervişoğlu, bu siyasi ikiyüzlülüğün sicili en kabarık isimlerinden biridir. Müsavat Dervişoğlu’na “DEM ilk seçimde sizin ittifak ortağınız olacakmış” diye haber salın, emin sevinçten havalara uçacaktır.
Terör sürerken terör örgütünün uzantılarıyla ittifak yapan, Cumhur İttifakı terörle mücadele ederken sınır ötesi operasyonlara karşı çıkan İYİ Parti; terör örgütlerini kökten bitirmeyi hedefleyen Cumhur İttifakı’nın ne “Terörsüz Türkiye” projesinin ruhunu ne de Suriye’de yürütülen terörle mücadelenin ciddiyetini kavrayabilmiştir.
Cumhur İttifakı, terörle mücadelede her alanda kendini ispat etmiş; milli düşünen ve bunu kararlılıkla uygulayan bir yapıdır. Cumhur İttifakı’nın mücadelesi, terör örgütü PKK’nın bölücü taleplerini hayata geçirmek değil, bu örgütü kendi unsurlarıyla birlikte tamamen tasfiye etmektir.
Yarın “Yerel seçimlerde bize birkaç belediye kazandırsın, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hayal kurdurmaya yardımcı olsun” diye DEM’in kapısına dayanacak bu muhalefetin idrak edemeyeceği bir vizyona sahiptir Cumhur İttifakı.
Tavizsiz, pazarlıksız ve gizli ajandasız bir “Terörsüz Türkiye” ile “Terörsüz Bölge” projesi adım adım hayata geçirilmektedir. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’yi kapsayan bu coğrafyada bölücü unsurların kendi aralarındaki “ihanet, satma, saf değiştirme” eksenli suçlayıcı kavga ve çözülme süreci, söz konusu projenin başarısının adeta doğum sancısı niteliğindedir.
Türk devleti, yıllardır hem silahlı mücadele (terörle doğrudan çarpışma, sınır ötesi harekâtlar, Pençe serisi operasyonlar, Zeytin Dalı, Barış Pınarı, Fırat Kalkanı gibi) hem de stratejik mücadele (diplomasi, istihbarat, ekonomik baskı, iç cepheyi güçlendirme, bölgesel ittifaklar, PKK/YPG/SDG'nin tasfiyesi) boyutunu eş zamanlı ve kararlılıkla yürütmektedir.
- Suriye'de YPG/SDG'nin defterinin kapatılması yönünde atılan adımlar,
- Irak’ın kuzeyinde PKK'nın Kandil başta olmak üzere cephelerinin daraltılması,
- Terör örgütünün "silah bırakma ve fesih" çağrılarının İmralı-Kandil hattından yükseltilmesi,
- Cumhur İttifakı'nın (özellikle Sayın Erdoğan ve Sayın Bahçeli'nin) bu süreçteki uyumlu iradesi,
hepsi gösteriyor ki devlet, bu işi kademeli, planlı ve çok katmanlı bir şekilde yürütmektedir. Bu, 46 yıllık bir mücadelenin meyvelerini toplama aşamasıdır.
Şüpheye düşmek, vehme kapılmak veya vesveseye yenik düşmek, tam da iç ve dış odakların arzuladığı şeydir: İç cepheyi zayıflatmak, morali bozmak, süreci sabote etmek.
Ama gerçek tablo nettir:
- Terör örgütü köşeye sıkışmıştır.
- Devlet, hem sahada hem masada üstün konumdadır.
- "Terörsüz Türkiye" hedefi, artık soyut bir slogan değil; somut adımlarla ilerleyen bir milli güvenlik stratejisidir.
Milli davalarda, terörle mücadelede, emperyalist oyunları bozmak söz konusu olduğunda bir vatandaş kime güvenir?
Özgür Özel’e ve Müsavat Dervişoğlu’na mı, yoksa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin birlikteliğine mi?
Mesele aslında bu kadar açıktır.