ABD Savaşın Peşinde
Geride bıraktığımız gün Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Umman’ın başkenti Maskat’ta gerçekleştirilen görüşmelerin olumsuz sonuçlanması, hem küresel ve bölgesel siyasette hem de taraflar arasındaki gerilimin farklı bir boyuta evrilebileceğini işaret etmektedir. İki ülke arasında gerçekleşen görüşmeler her ne kadar diplomatik bir tıkanıklık gibi görünse de Washington’un İran üzerinden küresel bir etki yaratmak adına uzun süredir kurguladığı daha sert ve çok boyutlu bir stratejinin devreye sokulduğunu göstermektedir. ABD açısından bu temaslar bir uzlaşma arayışından ziyade, baskı politikasının meşruiyet zeminini oluşturmuştur. Yani sonuç sürpriz olmamıştır.
Bilindiği üzere söz konusu İran olduğu zaman ABD ve İsrail tarafı örtülü ya da açık şekilde rejim değişikliği gerekliliğini ifade etmektedir. Burada ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 2025 yılının Aralık ayında “ABD'nin müdahil olduğu her durumda yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı” açıklaması oldukça dikkat çekmektedir. Barack açıklamasının devamında Trump’ın, rejim değişikliğinden yana olmadığını eklese de, ABD bu anlamdaki yaklaşımını henüz 1 ay önce Venezuela’da bir kez daha göstermiştir. Tüm bu gelişmeler, Amerikan dış politikasının uzun yıllardır örtülü biçimde yürüttüğü rejim mühendisliği faaliyetlerinin somut göstergeleridir. ABD’nin küresel düzeni diplomasi, yaptırım ya da askeri güçle beraber doğrudan siyasi müdahaleler ve iç dengeleri bozucu hamlelerle şekillendirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump, görüşmelerin hemen ardından İran'dan doğrudan ya da dolaylı olarak mal veya hizmet alan ülkelerin ürünlerine ek gümrük vergisi uygulanabilmesini öngören başkanlık kararnamesini imzalamıştır. Bu karar yalnızca İran’ı hedef almamakta, İran’la ekonomik ilişki kurabilecek tüm ülkeleri de Washington’un baskı çemberi içine çekmektedir. Böylece küresel ticaret sistemi, serbest piyasa ilkelerinden uzaklaşarak açık biçimde siyasi sadakat esasına dayalı bir yapıya zorlanmaktadır. Diğer yandan da İran üzerinde bölgesel bir baskı oluşturarak kendi dayatmalarını kabul ettirecek bir zemin oluşturma arayışındadır. Zira İran’ın Çin’den sonra en fazla ticaret yaptığı ülkelerin başında Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye ve Hindistan gelmektedir.
ABD’nin attığı bu adım krizi giderek derinleştireceği gibi yakın tarihte İran’a yönelik tehditler ve yine ABD’nin bölgedeki askeri varlığına bakıldığında sürecin yalnızca ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalmayacağı da anlaşılmaktadır. Ekonomik kuşatma, diplomatik yalnızlaştırma ve sert güvenlik dili eş zamanlı olarak devreye sokulmakta, İran içindeki toplumsal ve siyasi baskıların artırılması amaçlanmaktadır.
Şüphesiz ABD’nin İran’a müdahalesi bölgesel denklemlerle beraber belirsizlik içinde savrulan küresel sistemi her anlamda alt üst edecektir. Zira İran’ın küresel ticaret açısından büyük öneme sahip Hürmüz Boğazı’ndaki hâkimiyeti ile Kızıldeniz ve çevresindeki vekil unsurları göz önünde bulundurulduğunda, krizin sadece iki ülke arasında sınırlı kalmayarak küresel anlamda derin etkiler yaratacağını söyleyebilmek mümkündür.