Tarımda alkış ekonomisine son verilmeli!

YAYINLAMA:
Tarımda alkış ekonomisine son verilmeli!

Son yıllarda tarım sektöründe düzenlenen paneller, konferanslar ve çalıştaylar, sektörün tüm paydaşlarını bir araya getirmesi açısından kuşkusuz kıymetlidir. Ancak 2026 yılının bu günlerinde, yapılan ve yapılacak etkinliklerin verimliliğini ve sahadaki karşılığını daha soğukkanlı bir şekilde analiz etmemiz gerekiyor. Artık bu buluşmaların birer “temenni platformu” olmanın ötesine geçip, somut birer “icraat mekanizmasına” dönüşmesi elzemdir.

Peki, lüks salonlarda yapılan bu önemli tartışmalar, tarladaki üreticimizin ve sofradaki tüketicimizin hayatına ne kadar dokunuyor?

Bugün artık tarım adına yapılan birçok etkinlikte, salonlar dolu ama içerik boş; kürsüler kalabalık ama sahadan gelen gerçek sesler yok. Çiftçinin maliyeti, üreticinin borcu, suyun yönetimi, gençlerin tarımdan kopuşu konuşulacağına; kimlerin protokolde oturduğu, kimin daha fazla görünür olduğu tartışılıyor. Panel var ama çözüm yok… Çalıştay var ama saha karşılığı yok… Sonuç bildirgesi var ama takip eden yok. Daha da kötüsü; bazı organizasyonlar bilgi üretme merkezinden çıkıp kişisel reklam sahasına, hatta kimi zaman bir “rant ve görünürlük ekonomisine” dönüşmüş durumda. 

Oysa tarım; alkışla değil akılla, vitrinle değil veriyle, protokolle değil sahayla yönetilir. Eğer aynı isimler birbirini alkışlayıp aynı cümleleri tekrar edecekse, bunun adı istişare değil; kontrollü vitrin organizasyonudur.

Çiftçimizin bugün ihtiyacı olan şey akademik jargondan ziyade; modern teknolojinin finansman modelleri, mazot ve gübre gibi girdi maliyetlerinin nasıl optimize edileceği ve parçalı arazi yapısının nasıl verimli hale getirileceğidir. Karar alma mekanizmaları somut eylem planlarına dönüşmediğinde, bu etkinlikler maalesef kaynak israfı olarak algılanma riski taşıyor.

Toplantı salonlarındaki “temsil” meselesini de yeniden düşünmeliyiz. STK temsilcileri, akademisyenler ve bürokratlar masanın vazgeçilmezidir; ancak asıl paydaş olan küçük ve orta ölçekli çiftçimizin sesi bu masada daha gür çıkmalıdır. Çiftçiyi sadece bir izleyici olarak değil, çözümün ana aktörü olarak konumlandırmalıyız.

Ayrıca, etkinliklerin dili ve zamanlaması da sahaya uygun hale getirilmelidir. Teknik terimlerle boğulmuş bir dil yerine, üreticinin anlayacağı ve katkı sunabileceği bir iletişim köprüsü kurulmalıdır. Etkinliklerin çiftçinin üretim takvimiyle çelişmeyecek zamanlarda ve yerel üretim merkezlerine daha yakın bölgelerde yapılması, katılımı “vitrin” olmaktan çıkarıp gerçek bir paydaşlığa dönüştürecektir.

Dünya tarımı bugün yapay zekâ ile verim tahmini yapıp, dronlarla nokta atışı ilaçlama seviyesine gelmişken; bizim hâlâ iklim değişikliği gibi küresel başlıkları sadece teoride tartışmamız yeterli değildir. İklim krizini konuşurken aynı zamanda her köye özel eğitimleri, düşük maliyetli modern sulama sistemlerini ve kooperatif bazlı toplu alım modellerini masaya yatırmalıyız.

Finansal temeli olmayan, sorumlusu belirlenmemiş her öneri sadece bir “niyet beyanı” olarak kalacaktır. Artık tarımda daha gerçekçi, daha ayakları yere basan politikalara ihtiyacımız var. Eğer bu etkinlikler: İzlenebilir ve sorumlu birimleri net bir Eylem Planı üretmiyorsa, çiftçiyi karar alma süreçlerinin merkezine yerleştirmiyorsa ve teorik tartışmaları sahadaki finansal çözümlerle birleştirmiyorsa, beklenen etkiyi yaratması zordur.

Son söz: Zaman, sadece salonlarda fikir alışverişi yapma zamanı değil; o fikirleri tulumları giyip sahaya, tarlaya, işletmeye taşıma zamanıdır. Kadın çiftçilerimizi karar süreçlerine daha fazla dahil etmeli, teknolojiyi slogandan çıkarıp toprağa indirmeliyiz. Unutmayalım ki; milli bağımsızlığımızın temeli, kendi gıda güvenliğimizi ne kadar ciddiyetle ve liyakatle inşa ettiğimizde yatmaktadır.

Vakit; planlı, denetlenebilir ve sonuç odaklı çalışma vaktidir.

KÜÇÜK BİR NOT, BÜYÜK BİR VİZYON…

Türkiye’nin tarımsal dönüşüm sürecinde Sayın İbrahim Yumaklı’nın sergilediği dinamizm, sektör paydaşları için kuşkusuz umut verici bir motivasyon kaynağıdır. Ancak, yönetim biliminin temel ilkeleri ışığında bakıldığında; Bakanlık makamının stratejik ağırlığının, her bir alt projenin tanıtım yükünü omuzlaması sürdürülebilir bir model değildir.

Her projenin bir mutfağı, her başarının bir imzacısı vardır. “Kırsal Kalkınma”, “Küçükbaş Desteği” veya “Pestisit Çalışmaları” gibi projeler, ilgili Genel Müdürlüklerin ve teknik ekiplerin gece gündüz süren mesailerinin ürünüdür.

Tanıtım filmlerinde bizzat projenin başındaki Genel Müdürlerin veya sahada uygulamayı yürüten İl Müdürlerinin muhatap alınması, bürokraside “sorumluluk ve aidiyet” duygusunu pekiştirir.

Her projenin yüzü Bakan Bey olduğunda, sistemdeki diğer aktörler pasifleşmekte ve başarı sadece en üst makama atfedilirken, olası aksaklıkların faturası da doğrudan makama kesilmektedir.

Halk nezdinde en güçlü ikna aracı, “kendinden birini” görmektir. Sayın Bakan’ın bir ağılda veya steril bir stüdyoda projenin teknik detaylarını anlatması samimi bir çaba olsa da izleyicide “protokol” hissini yok etmez.

Reklamın merkezinde Bakan değil; aldığı destekle sürülerini çoğaltan bir genç çiftçi, şehirden köyüne dönen bir mühendis veya hibe sayesinde mandırasını kuran bir kadın girişimci olmalıdır. Sayın Bakan, bu hikâyenin sonunda sadece bir “Garantör” veya “Vizyoner Lider” olarak, devletin şefkatini ve kararlılığını simgeleyen kısa bir kapanış mesajıyla yer almalıdır.

Unutulmamalıdır ki; İbrahim Yumaklı, her şeyden önce bir insandır. Bir insanın enerjisi, zamanı ve dikkati sınırlıdır ve sağlıklı bir yaşam sürmesi de son derece önemlidir. 

Bakanın vaktini her tanıtım filmi setinde, her spot çekiminde harcaması; onun makro politikalara, uluslararası tarım diplomasisine ve stratejik kararlara ayıracağı vakitten çalmaktadır.

Tanıtımlar sonrası vatandaşın doğrudan muhatap olarak en üst makamı görmesi, alt birimlerin çözüm üretme yetisini köreltmekte; “Bakan Bey reklamda söz verdi, o halde o çözsün” algısıyla her türlü operasyonel şikâyetin doğrudan makama akmasına neden olmaktadır.

Sayın Yumaklı’nın enerjisini operasyonel detaylarda tüketmek yerine, onu Türk tarımının “Orkestra Şefi” olarak konumlandırmak hem makamın saygınlığını koruyacak hem de genel müdürlüklerin ve taşra teşkilatlarının sorumluluk alma iştahını artıracaktır.

Kalın sağlıcakla…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...