Rahmi Koç özür diledi, peki provokatörler ne yapıyor?
1926 yılında merhum Vehbi Koç tarafından temelleri atılan Koç Topluluğu, 100. kuruluş yıl dönümünü geçtiğimiz hafta görkemli bir törenle kutladı. Ankara’da ATO Congresium’da düzenlenen disiplinli ve görkemli törene; siyaset, bürokrasi, sanat, spor ve iş dünyasından çok sayıda isim katıldı.
Koç Holding, kuruluşundan bugüne uzanan çizgisini resmî internet sayfasında şu sözlerle tarif etti: “1926’dan bu yana Türkiye’nin sanayileşme ve küreselleşme yolculuğunda öncü rol üstlenen Koç Holding, 100. yılında da ilkleri gerçekleştiren vizyonuyla fark yaratmayı sürdürüyor. Türkiye ekonomisinin itici güçlerinden biri olarak; güçlü yatırımları, ihracattaki payı ve yarattığı istihdamla geleceğe değer katmaya kararlılıkla devam ediyor.”
Koç Holding, Türkiye ekonomisine sağladığı katkı ve Türk milletinin fertlerine sunduğu istihdam imkânları bakımından gerçekten önemli bir konuma sahiptir. Enerji, otomotiv, turizm, dayanıklı tüketim, finans ve daha birçok alanda faaliyet göstererek ülke ekonomisine ve Türk milletine hizmet sunmaktadır.
Ankara’da gerçekleştirilen Koç Topluluğu’nun 100. kuruluş yıl dönümü kutlamalarından bir gün sonra, 5 Haziran 2026 tarihinde İzmir’in Balçova ilçesinde, Koç Healthcare/Vehbi Koç Vakfı’na ait İzmir Amerikan Hastanesi’nin yaklaşık 150 milyon dolarlık yatırımla hayata geçirilen yeni kampüsünün resmî açılışı yapıldı.
Koç Topluluğu, 100. kuruluş yıl dönümünü böylesine önemli bir sağlık yatırımıyla taçlandırmayı amaçlarken, Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’un hastane tanıtımı sırasında odaları gezerken eski Başbakanlardan Binali Yıldırım ile yaptığı samimi sohbet esnasında anlattığı fıkra, doğal olarak Koç Holding’in 100. yıl kutlamalarının ve hastane açılışının önüne geçti.
Etnik ve mezhep temelli anlatılan fıkraların, ölçü sınırı aşıldığında elbette olumsuz etkileri de olabilmektedir. Rahmi Koç’un anlattığı ve zamanla anlatandan anlatana öznesi değişen fıkra sonrasında yaşanan provokasyonlar, ikiyüzlü yaklaşımlar ve etnik fitne arayışları da bu etkinin bir yansıması olmuştur.
Türk-Kürt ayrımı yapmadan herkese istihdam kapısı açan Rahmi Koç’un amacının Kürtleri aşağılamak olmadığı açıktır. Ancak anlatmaması gereken, hele hele etnik bir kimliği doğrudan zikrederek hiç anlatmaması gereken bir fıkra anlatmıştır. Nitekim yaşanan tartışmaların ardından da bunun farkına vararak şu açıklamayla özür dilemiştir:
“Herhangi bir kimliği hedef alma niyeti taşımadığım sözlerim için içtenlikle özür diliyorum. Üzüntümü samimiyetle paylaşmak isterim. Saygılarımla.”
Elbette sağduyulu hiç kimse, etnik vurgu taşıyan bu içerikteki bir fıkrayı savunmaz. Kaldı ki ortada yapılmış bir özür de bulunmaktadır. Ancak burada asıl önemli olan, bu olaya yaklaşımda ortaya konulan niyetlerdir.
Eğer “Rahmi Koç’a tepki gösteriyorum” adı altında provokasyonlar besleniyor, etnik fitne oluşturulmaya çalışılıyor ve bölücülük körükleniyorsa, o noktada da sorumlu, temkinli ve dikkatli olmak zorundayız.
Hele ki “Terörsüz Türkiye” sürecinde Türk-Kürt kardeşliğini daha da güçlendirmek, iç cepheyi tahkim etmek ve bölücü terör örgütünü tamamen ortadan kaldırmaya yönelik stratejileri hayata geçirmek için adımlar atılırken; Türkiye’de olduğu gibi İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin de bulundukları ülkelerde onurlu, şerefli muamele görmeleri ve ülke anayasasında yer alan haklara kavuşmalarını esas alan politikalar bölgesel bir nitelik kazanmışken, Rahmi Koç’un anlattığı fıkra bahane edilerek etnik fitne, provokasyon ve bölücülük oluşturulmaya çalışılması kabul edilebilecek bir durum değildir.
Rahmi Koç’un anlattığı fıkrayı daha önce kimlerin kullandığını merak ederek arşivlere baktım. Benzer varyasyonların uzun yıllardır Türk fıkra repertuvarında yer aldığını gördüm. Bu fıkra; kimi zaman “Fadime”, kimi zaman “köylü kadın”, kimi zaman da “Karadenizli kadın” gibi karakterler üzerinden anlatılmaktadır.
Bu fıkranın geniş hâli, yazar Dr. Müfid Ekdal’ın Kapalı Hayat Kutusu: Kadıköy Konakları isimli kitabında, Dr. Mahmut Ata Bey’in (1930’lu ve 1940’lı yılların ünlü kadın doğum uzmanlarından biri) yaşadığı bir olay olarak aktarılmıştır. Kitapta yer alan bu anlatı şu cümlelerle başlamaktadır: “Bir gün siyah çarşaflı ve peçeli bir kadın, ayağı poturlu köylü kocasıyla muayene odama girdi. Kadın, kapının yanında ellerini çarşafın altına saklamış, ayakta duruyor, arkasında da kocası...”
Arşive bakarken medyada karşıma çıkan başka bir paylaşım daha dikkatimi çekti. DEM Parti’ye ve sol çevrelere yakınlığıyla bilinen Gazete Duvar’da da aynı fıkranın farklı bir versiyonunun kullanıldığını gördüm. Bu versiyonda “Kürt” yerine “Anadolu kadını” ifadesi tercih edilmişti.
Funda Şenol isimli bir yazar, “Doktor Bana Doğruyu Söyle!” başlıklı yazısında söz konusu fıkrayı şöyle aktarmıştı:
“Sağlık çalışanları, özellikle de hekimler arasında çok anlatılan bir fıkra vardır. Belki bir zamanlar yaşanmış bir olayın allanıp pullanmış hâlidir bu: Anadolu’daki yolu izi olmayan köylerden birinden, hayatında ilk kez sağlık sorunu sebebiyle çıkan genç bir kadın, yakınlarıyla birlikte doktorun muayenehanesine girer. Yalnız kaldıklarında kırık dökük derdini anlatır ona. Sıra hastayı muayene etmeye gelmiştir. ‘Soyun kızım’ der doktor. Genç kadın cevaben mahcup bir edayla: ‘Önce sen soyun doktor bey’ der.”
Yazar, bu fıkrayı aktardıktan sonra şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
“Soyunması istenen hastanın kadın, isteyenin erkek olmasından; kadının talep edilen şeyin cinsel ilişki olduğunu düşünmesine rağmen koşullu olarak teslim olmasından ve hatta bundan hoşlanmış olduğu imasından mütevellit cinsiyetçi bir tonu da olan fıkra, tıp ilmi karşısındaki teslimiyetimizi de ortaya koyar. Sağlığımız, hatta hayatımız söz konusu olduğunda karşımızda duran bir otorite, bir kahraman, bir can simididir.”
***
Görüldüğü üzere aynı fıkra, farklı dönemlerde ve farklı kişiler tarafından değişik karakterler üzerinden anlatılabilmektedir. Mesela “Anadolu kadını” denildiğinde, bu ifade bu topraklarda yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Arap ve diğer tüm analarımızı, bacılarımızı ve kardeşlerimizi kapsamaz mı?
2020 yılında kaleme alınmış ve hâlen ilgili sayfada yer alan bu yazı nedeniyle, bugün en sert söylemleri kullanan, provokasyonu körükleyen ve etnik fitne üretmeye çalışan çevrelerden herhangi bir tepki yükseldiği görülmemiştir. Bu durum da tartışmalara yaklaşımda ilke ve tutarlılığın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Elbette bu tür fıkralar hiçbir etnik kimlik işaret edilerek anlatılmamalı, toplumsal hassasiyetler azami ölçüde gözetilmelidir. İnsanları kökenleri üzerinden hedef alan, onları küçümseyen ya da yanlış anlaşılmalara yol açabilecek ifadelerden uzak durmak, toplumsal barış ve kardeşlik açısından herkesin ortak sorumluluğudur. Nezaketi ve beyefendiliğiyle tanınan Rahmi Koç da özür dileyerek bu sorumluluk noktasına geri dönmüştür.
Kendi camiasından bir yazar aynı fıkrayı aktardığında ve bunu, “cinsiyetçi bir tonu da olan fıkra, tıp ilmi karşısındaki teslimiyetimizi de ortaya koyar.” şeklinde yorumladığında sessiz kalanların ya da gülüp geçenlerin; konu Rahmi Koç olunca meseleyi etnik fitneye dönüştürmeye çalışmaları ve bundan bir provokasyon zemini üretme gayreti içine girmeleri dikkat çekicidir. Koç Holding’e ait kurumlara yönelik gerçekleştirilen kurşunlama olayları da Türkiye’yi karıştırmak isteyenlerin kaos üretme çabasıdır.
Türk-Kürt kardeşliğinin en büyük güvencelerinden biri olarak görülen “Terörsüz Türkiye” sürecinde, kardeşlik hukukunu güçlendirmeye yönelik söylem ve eylemleriyle takdir gören MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli de bu olayın bir provokasyon alanına çekilmeye çalışıldığını görür görmez, Rahmi Koç’un “Türkiye’ye hizmet eden bir şahsiyet” yönüne vurgu yaparak bir nevi toplumsal kaos karşısında bariyer oluşturmuştur.
Fıkra meselesini terörize etmeye çalışanlara, onu şiddete, ayrışmaya ve bölünmeye bahane malzemesi hâline getirmek isteyenlere karşı da önleyici ve sağduyulu bir duruş sergilemiştir.
Bu yaşanabilecek gelişmeleri önceden sezerek tedbir almaya çalışan, toplumsal huzuru korumak adına sağduyulu bir tavır ortaya koyan, her daim Türk-Kürt kardeşliğini savunan ve koruyan MHP Lideri Devlet Bahçeli, çeşitli zamanlarda şu ifadeleri kullanmıştır:
“Türk ile Kürt anca beraber kanca beraberdir.”
“Terörsüz Türkiye, Türk ile Kürt’ün ebedi kardeşlik baharı, ortak kader ve keder paydasında yekvücut olma hâlinin sudur etmesidir.”
“Türk, Kürt’ün kardeşi; Kürt, Türk’ün alın yazısı, kader ortağıdır.”
“Yani Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk neyse Kürt odur, Kürt neyse Türk de aynısı olmuştur.”
“Türk bizim, Kürt bizim, Türk milleti de biziz ve hepimiziz.”
“Türk’ü sevmeyen Kürt, Kürt’ü sevmeyen de Türk olmaz.”
“Kürt ve Türk olarak tek bir ses, tek bir nefes olacağız.”
“Millî Mücadele yıllarında çekilen ıstırap ve çilelerden doğan millî zaferin yeni yüzyıldaki nişanesi, Türk-Kürt kardeşliğinin şahlanış timsalidir.”
“Türk-Kürt kardeşliğinin emsalsiz feragat, feraset, fedakârlık ve kaynaşmasıyla beşeriyetin kaptan köşküne tırmanan Türk milletini, varlığımızın kutlu nişanesi olarak el ele, gönül gönüle sahiplenelim.”
“Sanal ve sahte bir içerikten mülhem olan Türk-Kürt ayrışmasını tetikleyen iç ve dış düşman cephesidir.”
***
Bu ve benzeri yüzlerce sözü olan MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin samimiyetinden ve Türkiye’nin birliğini, beraberliğini ve huzurunu koruma düşüncesinden kimsenin şüphesi olamaz.
Fakat geçmişte Kürtlere yönelik terör eylemleriyle gerçekleştirilen büyük zulümleri görmezden gelen, Kürtlere yönelik aşağılayıcı ifadeler kullanan ya da Kürt çocuklarını terör örgütlerinin saflarına sürükleyen yapıların meşrulaştırılmasına katkı sunan kişi ve çevrelerin, bugün Rahmi Koç üzerinden Kürt hassasiyeti sergiliyormuş gibi davranarak etnik fitne üretmeye çalışmaları ve Kürtleri kışkırtmaları karşısında; iç cepheyi güçlendirmeye çalıştığımız bu süreçte son derece şuurlu, dikkatli ve sağduyulu olmak zorundayız.
Rahmi Koç, hatasını anlayarak içtenlikle özür dilediğini ifade etmiştir.
Fakat anlattığım şekilde bir sicile sahip olanlar bugün neyin tahrikini yapmaktadır? Bu tahriklerin hangi provokasyonları körüklediği ortadayken, herkes ağzından çıkana ve ortaya koyduğu eylemlere dikkat etmelidir. Bir kıvılcımın toplumsal yangınlara yol açabileceğini herkes idrak etmelidir.
Türk-Kürt kardeşliğinin arasına bir fitne girmesi hâlinde bundan en çok ABD ve İsrail memnun olacaktır. Hiç kimse, düşmanlarımızın iştahını kabartacak, onların ellerini ovuşturmalarına neden olacak tutum ve davranışlara meyletmemelidir. Zaten Türk milletinin sağduyusu, bu kardeşliği bozmayı hedefleyen hiçbir oyunun bu topraklarda oynanmasına izin vermez.