Gıda enflasyonunda neredeyiz?
Enflasyon, makroekonomik istikrarın en temel göstergelerinden biri olmasının ötesinde, toplumsal refahı doğrudan belirleyen dinamik bir süreçtir.
Ülkemizde enflasyon konuşulurken genellikle faiz, döviz kuru, bütçe dengesi ve para politikaları gündeme gelir. Oysa vatandaşın hissettiği enflasyonun gerçek adı çoğu zaman gıda enflasyonudur. Çünkü insanlar her gün döviz satın almaz, faiz hesabı yapmaz; ancak her gün ekmek, süt, et, sebze ve meyve tüketir. Bu nedenle gıda enflasyonu aslında halkın enflasyonudur.
Her ne kadar teorik ve akademik iktisat literatüründe farklı endeksler, çekirdek göstergeler ve modeller üretilse de halkın enflasyonu hissettiği ve ölçtüğü ana omurga; tüketim sepetindeki üç ana gruptan (gıda, kira ve ulaştırma) oluşur. Bu gruplar içinde de “gıda enflasyonu”, düşük ve orta gelirli hanelerin bütçesindeki yüksek payı nedeniyle “halkın enflasyonu” olarak kavramsallaştırılmaktadır.
Ülkemiz uzun yıllardır kronik yüksek enflasyon sarmalında yaşayan bir ülke olduğu için gıda fiyatlarının seyri hem beslenme kalitesini hem de tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini doğrudan tehdit eden yapısal bir soruna dönüşmüştür.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın makro göstergeler üzerinden yaptığı teknik açıklamalar, ne yazık ki tarladaki çiftçinin el emeğini korumaya da tüketicinin pazar filesini doldurmasına da tek başına yetmiyor. Bugün Türkiye’nin en can yakıcı yapısal sorunlarının başında hiç kuşkusuz yüksek gıda enflasyonu geliyor. Üstelik bu durum, geçici mevsimsel dalgalanmalar ya da küresel piyasaların getirdiği rüzgârlarla geçiştirilebilecek bir tablo olmaktan çoktan çıktı. Gıda fiyatları artık sadece birer ekonomik veri değil; sosyal refahın, geleceğimizin ve en önemlisi milli güvenliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır.
Son beş yılda dünya genelinde yaşanan pandemi, enerji krizi ve savaşlara rağmen OECD, Avrupa Birliği ve ABD gıda enflasyonunu yeniden yüzde 2-4 bandına düşürmeyi başardı. Türkiye ise aynı dönemde çok farklı bir seyir izledi. 2022 yılında yüzde 70’i aşan gıda enflasyonu, 2023 ve 2024 yıllarında da yüksek seviyelerde kaldı. 2026 Mayıs itibarıyla Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 34,86 iken, OECD ortalaması yüzde 4, Avrupa ve ABD’de ise yaklaşık yüzde 2 seviyesindedir.
Bu tablo, Türkiye’deki gıda enflasyonunun yalnızca küresel gelişmelerden değil; yüksek tarımsal girdi maliyetleri, dövize bağımlılık, üretim planlamasındaki eksiklikler, arz sorunları ve tedarik zincirindeki yapısal problemlerden kaynaklandığını göstermektedir. Kısacası, ülkemizde gıda enflasyonunun lokomotifi tarımdaki yapısal sorunlardır; tarım güçlenmeden gıda fiyatlarında kalıcı istikrar sağlamak mümkün değildir.
Peki Kırılma Noktası Neresi?
Tarım sektörü ile gıda enflasyonu arasındaki doğrusal ilişki, tarladaki girdi maliyetleri ile market rafındaki etiket arasındaki makasta gizlidir. Tarımsal üretimi doğru konumlandıramadığımız, yani “denklemin merkezine çiftçiyi ve üretimi yerleştirmediğimiz” sürece gıda enflasyonunu düşürmek imkansızdır.
Çiftçinin traktörüne koyduğu mazot, toprağa attığı gübre, tohum, ilaç ve sulama elektriği doğrudan dövize endekslidir. Türk lirasındaki değer kaybı üretim maliyetini artırmakta, maliyet artışı da doğrudan gıda fiyatlarına yansımaktadır.
Hangi bölgede, hangi su varlığına ve iklim riskine göre ne kadar ürün ekileceği bilimsel verilerle planlanmadığında, bazı durumlarda ÇKS’de beyan edilen ürün ile tarladaki ürün tutarsızlığından da bir yıl ürün fazlalığından fiyatlar çakılmakta, ertesi yıl ise üretim durduğu için fiyatlar fırlamaktadır.
Tarladan sofraya uzanan lojistik zincirinde üreticinin pazarlık gücünün olmaması, kooperatiflerin piyasada dengeleyici bir güç olarak etkin çalışamaması, üretici fiyatı ile market fiyatı arasındaki uçurumu açmaktadır.
Öyleyse Çözüm Nedir?
Öncelikle tarım ile gıda enflasyonu arasındaki bağın doğru kurulması gerekiyor. Tarımsal üretim güçlenmeden gıda enflasyonunun kalıcı şekilde düşmesi mümkün değildir.
Birinci olarak, üreticinin maliyet yükü azaltılmalıdır. Mazot, gübre ve yem gibi stratejik girdilerde çiftçiyi koruyacak yeni destek mekanizmaları geliştirilmelidir.
İkinci olarak, üretim planlaması kararlılıkla uygulanmalıdır. Hangi bölgede hangi ürünün ne kadar üretileceği bilimsel verilerle belirlenmeli, çiftçi piyasanın insafına terk edilmemelidir.
Üçüncü olarak, kooperatifçilik ve üretici birlikleri yeniden güçlendirilmelidir. Çiftçi ürününü doğrudan tüketiciye veya perakende zincirlerine ulaştırabilmelidir.
Dördüncü olarak, tarımda dijitalleşme ve verimlilik artırılmalıdır. Yapay zekâ, uzaktan algılama, hassas tarım uygulamaları ve akıllı sulama sistemleri artık tercih değil zorunluluktur.
Beşinci olarak ise kırsal kalkınma yeniden devlet politikası haline getirilmelidir. Çünkü toprağını terk eden her çiftçi, gelecekte daha yüksek gıda enflasyonu anlamına gelmektedir.
Bugün Avrupa ve Amerika’da gıda enflasyonu tek haneli rakamlara gerilerken Türkiye’nin hâlâ yüzde 30’ların üzerinde seyretmesi tesadüf değildir. Bu durum para politikası kadar tarım politikalarının da sonucudur.
Son söz: Unutulmamalıdır ki gıda enflasyonunun lokomotifi tarımdır. Tarım, ihmal edilmeye gelmeyen, ikame iktisat politikalarıyla kurtarılamayacak kadar canlı bir süreçtir. Tarımı güçlendirmeden enflasyonu düşürmek, çatısı çöken bir evi sadece boya ile ayakta tutmaya çalışmaya benzer. Eğer Türkiye kalıcı fiyat istikrarı istiyorsa, çözümün yolu Merkez Bankası kadar tarladan, çiftçiden ve üretimden geçmektedir.
Kalın sağlıcakla…