Aklımdan geçenler, gönlüme düşenler (4)
Bu yazılar, bir nevi merhum Peyami Safa’nın “Çırpınma. Her iş olacağına varır.” sözünde ifade ettiği gibi, çırpınma yazılarıdır.
Duygu ve düşünceler ekseninde çırpınınca ortaya bu yazılar çıkıyor. Biz yazarlar için biriken duyguları okuyucuya yansıtmak, bir iletişim köprüsü olmaktadır.
Bu tür yazıları öncelikle sosyal medyada yayınlıyorum; biriktiğinde ise gazete okuyucularımızla paylaşıyorum. Sosyal medyada gördüğü yoğun ilgi, bu tür yazılar yazma oranımı da artırdı. Çünkü bu yazılarda herkes kendi yaşanmışlıklarını, çevresinde gördüklerini bulabiliyor.
En çok duyduğum söz ise: “Aynı benim yaşadıklarımı ve gördüklerimi yazmışsın.”
Bu tür yazıların gördüğü ilgi, yazmamı daha çok teşvik etmektedir. Yazması bizden, okuması sizlerden…
***
AĞIR BİR YÜKTÜLER… DÜŞTÜLER
Ağır bir yüktüler…
Gönlümden düştüler, rahatladım.
Gece gündüz ruhumu, büyü yapılmış gibi esir alıyorlardı.
Karar verdim birden…
Koştum, kaçtım, saklandım, kurtuldum.
Düşen düşene oldu.
Ben de çok yorgun düştüm. Ama değdi.
Düşenlerin eskiden üç aşamalı bir yüz sûreti görünürdü, hızla akan zamanda…
Şimdi görünmüyor artık o yüzler.
Zorlasan da görmek için, sadece sis perdesi sarıyor gözünü ve yüreğini.
Giriş, gelişme ve sonuç…
Titreyen sesle başlayan soruların cevabı da
sessiz bir final oldu.
Her sûrette vefa çeşmesi akardı her yanından.
Şimdi… damlası kalmadı.
Birinin bir kelimesi,
kiminin bir cümlesi yetti.
Hatta yetti de arttı.
Kimi sessizlikte, kimi gürültüde gitti.
Nihayetinde kendimle baş başa kaldım,
kendimle yüzleştim.
Terazi koydum yüreğime, olanları tarttım.
Gerçekten çok alacaklı çıktım…
Borçlu olduklarım da varsa bildirsin.
Sessizce konuştum kendimle, çünkü uzaklaşma mesafesinden yorgundum.
Bağıramadım kendime.
Sesim duyulmadı kendimden başkasına.
Peyami Safa seslendi ötelerden:
“Kaçtım insanlardan… Her şeyi sildim. Ruhumun dibine indim.”
O yüzden kapalı iletişim kanalları…
Hayat mücadelesi, fikir mücadelesi insanı ne kadar yorarsa, “dost” ya da “arkadaş” bildiklerinin yaşattığı hayal kırıklıkları çok daha fazla yoruyor.
Mert düşman ilaç, namert dost illet derler ya…
Düşmandan gelen zarar bir şekilde geçiyor da,
dost bildiğinin hançerle açtığı yara derinde kalıyor.
Bir insan için, yaşadığı hayal kırıklıkları kadar ağır bir yük yoktur.
Hayal kırıklığı yaşatanın da hayatımızda yeri yoktur.
Gör bundan sonra düşeni ve düşenleri…
25 Ekim 2025
***
SEN DOSTUNA DİKKAT ET!
Ben bugüne kadar hiçbir düşmanımdan namertlik, hiçbir düşmanımdan kalleşlik görmedim.
Ne gördüysem, ne duyduysam, ne yaşadıysam hep dost bildiklerimden geldi. Sizin de genel anınız sanırım böyledir.
İkiyüzlülük, nankörlük, kibir budalalığı, vefasızlık, kıskançlık, tezgâh, kumpas, yalan, dolan, inkâr…
Hepsi dost bildiklerimin üretimiydi.
Çünkü düşman mesafesini korur; onun kontrolü daha mümkündür.
Fakat dost bildiklerin için mesafe koymadığın, gönül kapısını sonuna kadar açtığın için daha çok ve yakın mesafeden darbe alırsın. Senin dostluk hassasiyetin, onlar için tanımadığın yönlerini sergileme alanı hâline gelir.
“İhanet, en çok sevdiğimiz yerden gelir; çünkü oraya en çok güveniriz.” türünden uyarıların yaşanmış tecrübeleri vardır.
Herkesi kendimiz gibi sandığımız ve dosta hile yapılmayacağına inandığımız için dost seçiminde çok yanıldığımız doğrudur.
Tarık Buğra, İbiş’in Rüyası adlı kitabında belki hepimizin hâline ışık tutacak şu sözleri söyler:
“Ne kadar yakın olsak da insanları tanıyamıyorum.
Bir yanları hep kendilerine kalıyor.
Belki kendilerinin bile ortaya çıkana kadar bilmedikleri bir ya da birkaç yanları var.”
O dil var ya, o dil…
Yüzüne başka, arkandan başka konuşan diller…
Yüzüne masum bakışlar, bal damlayan sözler, aşırıya kaçan övgüler; arkandan hakkını, hukukunu, adamlığını çiğneyen iğreti tavırlar…
Adam olana uyarıdır hep:
Yüzüne söyleyemediğini, arkasından konuşma.
Ama adam olmayan yapamaz işte bunu…
Çünkü eziktir, karakteri olgunlaşmamış, insani alanda hamdır.
Voltaire’in, “Tanrım, beni dostlarımdan koru! Düşmanlarımla kendim baş edebilirim.” dediği bir zamanda değil miyiz?
Bir bak etrafına… Yaşananlara…
Sosyal hayatın sınavı, hiç bu kadar çetin olmamıştı.
Yapmaz dediğim yaptı.
İncitmez dediğim incitti.
Söylemez dediğim söyledi…
Meğerse ben, insanları tanıyamaz körlükteymişim…
Sen kör isen suç kimde?
Birine “dostum” demeye, birinden “dostum” sözünü duymaya korkar olduk…
Bizi bu hâle düşüren dost maskeliler utansın…
11 Kasım 2025
***
RAHATSIZLIK VERİRKEN GÜLMEK
Genç yaşından itibaren hayatın çemberinden geçmiş, fırtınalı zorlukları aşarak bugünlere gelmiş; toplumsal olaylara duyarlılığıyla dikkat çeken; sertliği ve mertliğiyle tescillenmiş; iyilikleri artık geniş kitlelerin ilgisine, takdirine ve talebine dönüşmüş, kadirşinas karakterli bir büyüğümle telefonda sohbet ederken, konu benim sosyal ve bireysel çürümelere isyanımı yansıtan yazılarıma geldi.
Dedi ki: “Yazılarını dikkatle okuyorum. Yazılarında acı çeken, ruhu ızdırap duyan bir Yıldıray Çiçek portresi görüyorum. Ama bil ki, ben en zor günlerimde bile mutlu görünmeyi ve gülmeyi tercih ettim.”
Bu minvalde yaptığı her uzun tespit, gönlünün güzelliğini ve karşısındakini düşünme erdemini yansıtıyordu. Ne de olsa insan okuma sanatında kabiliyetliydi.
Söz sırası bu değerlendirmelere cevap vermek niyetiyle bana gelince şöyle dedim:
“Reis, aslında 2000 yılında yazdığım yazılarla 2025 yılında yazdığım yazılar arasında hiçbir fark yok. Beslediğiniz Bozkurtların Savaşı kitabım da bunun en açık delilidir. Aslında ruhun acı çekmesi veya ızdırap duyması değil de, bu tür yazıları yazınca bir rahatlama oluyor diyelim. Asıl bu tür yazınca mutlu oluyorum. Dostluk ve iyilik yaptığın, her vakit elini ve gönlünü uzattığın insanların vefasızlığını, nankörlüğünü görünce; davamızı istismar edenleri geçit töreni gibi izleyince, onlara bu tür yazılarla mesaj vermek beni daha da rahatlatıyor. Aslında muhatap olduklarımı yazılarımla rahatsız etmeyi de seviyorum.”
Ben, yalnızlığını kendisinin ordusu gören biriyim. Fakat vefalı ve kadirşinas dostlarımı da çok iyi bilirim. Öyleleri var ki, “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” dediğimiz ve her daim öyle kalan…
Yine bazıları var ki, “Geçmiş zaman olur ki, hayali beş para etmez” dediğimiz… Kendimi bulup onları kaybettiğim bir hâl. Biz buna zamanın tecrübe sahibi yapması yahut karakter kimliklerinin hükümsüz hâle gelmesi diyelim…
Bizi tarif eden, belki de acı çeker gibi görünürken özünde mutlu olmayı yaşayan hâlimizdir.
Reis belki de Peyami Safa gibi seslendi:
“Biraz gül yahu… Vallahi değmez bu dünya…”
Rahatsızlık verirken hep gülüyoruz oysa…
17 Kasım 2025
***
BİZİM ŞİZOFREN DOYMADI!
Şizofrenlerin bedeni bu dünyada, aklı ise başka bir âlemdedir.
Bazıları, takıntılı olduğu konular üzerinde durdurulamaz bir üretkenlik sergiler.
Onun dünyasında şekiller değişir, renkler ve davranışlar başkalaşır, yaşanmışlıklar bile tekrar tekrar yazılır.
Öyle üretkendirler ki, bir önceki ürettikleri artık yok hükmündedir.
Onun için yeni bir dünya her saniye doğar, her saniye yok olur.
Bu konuda tedavi olan ve iyileşenler var. Kimi için ise her şey çok geç kalınmış…
Diyeceğimiz şudur: Hastalıkta şifa da yüce Allah’tandır. Allah, böyle durumda olanlara şifalar versin.
Bizim de çok yakından tanıdığımız bir şizofren var.
Belki de biz yanılıyoruz; kokuşmuş karakterini şizofren maskesiyle örtmeye çalışıyor.
Ona “Bizim Şizofren” diyebiliriz; ama bizimki başka şizofrenler gibi üretken değil.
Tekrarlara son derece düşkün ve kendi âleminde üretimleri Bradypus pygmaeus misali tembel.
Diğer şizofrenler herkese eşit mesafede üretirken, bizimkinde sensörler yalnızca kendisine dostluk ve iyilik yapanlara kötülük düşünmeye duyarlıdır.
O dostluk ve iyilik yapanları yemeye, yermeye bir türlü doyamadı gitti.
Ne zaman tokluğa ulaşacağını şüpheli.
Ruhu aç, karakteri her daim ahlaka muhtaç.
Her yanı apaçık, rüzgâr alıyor.
Ama o, kendi şizofrenik üretimleriyle birilerini fırtınaya sürüklemek için hâlâ zorluyor, hâlâ tahrik ediyor.
Sesi dinliyorsun: o.
Görüntüyü izliyorsun: yine o.
Ve yeniden “Evet, bu bizim Şizofren; asla düzelmez” diyorsun.
Çünkü ağır tonajlı o şizofren ruhunu bedeni taşımakta zorlanıyor.
Öyle bir hâl ki: “Düzelir belki,” diye itibar sıfatı veriyorsun; gelip senin itibarına suikast düzenlemeye kalkıyor.
Defalarca çukurdan kurtarıyorsun, seni de çukura çekmeye çalışıyor.
İyiliği için öğüt veriyorsun, onu bile sana tuzağa çeviriyor.
“Tertemiz ismin var, benimle görün,” diyor; sonra kara lekeli karakterini üç kuruş için musallat ediyor.
Yıllardır tekrarın tekrarı.
Yüzüne köle, arkandan ise çirkeflik, kokuşma, çürüme hâli.
O dili yok mu, o dili…
Bildiğin lağım hattı.
Kabak tadı veren şizofren karakteriyle bizi sabır testinden geçiriyor.
Ama sabır taşı da çatlamak üzere.
Katlanılabilir şizofrenlik sınırı artık aşıldı…
Şimdi öfkenin fırtınası başlıyor!
22 Kasım 2025
***
IŞIK HIZINDA BİR ÖMÜR…
Dünya artık daha mı hızlı dönüyor, yoksa bana mı öyle geliyor?
Eskiden geçmek bilmeyen zamanlar, şimdi adeta ışık hızında tükeniyor.
Akşam sabahı kovalıyor sanki…
Gözünü açıyorsun, sabah olmuş; kapatıyorsun, bir bakmışsın akşam.
Çocuklukta zamanın geçmediği, yaş ilerledikçe ise hızlandığı konusunda herkes hemfikir.
Ama son yıllarda sanki bu hızlanma daha da belirginleşti.
Kime sorsan aynı cümle dökülüyor dudaklardan:
“Zaman nasıl geçiyor, anlamıyoruz ki…”
Cengiz Aytmatov’un o meşhur sözü tam da bu hissi özetliyor:
“İnsanın kendi hayatı, göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman kadar kısadır.”
Gerçekten öyle…
Yıllar, aylar, günler, hatta saniyeler hızla akıp gidiyor yanımızdan.
Hem de ışık hızında…
Yetişmek neredeyse imkânsız.
Doğmak, aynı anda ölüme doğru koşmaya başlamak demek olunca…
Dünya hızlı da dönse, yavaş da dönse, sonuç hepimiz için aynı değil mi?
Bu kesin sondan kaçabilen var mı?
Şair ne kadar güzel ifade etmiş o kaçınılmaz gerçeği:
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”
Hayaller, arzular, planlar, hesaplar…
Üzüntüler, kızgınlıklar, sevinçler, kavgalar…
Dostluklar, düşmanlıklar…
Günahlar, sevaplar, kötülükler ve iyilikler…
Hangisini ne kadar yoğun yaşarsak yaşayalım, sonuç değişmiyor:
Son nefes, herkes için final.
Dünya çok hızlı dönüyor…
Madem bu dönüş hızını durdurmak elimizde değil, o zaman ışık hızına bindirdiğimiz tek şey kaliteli bir insan hazinesi olsun.
Biz gitmeden önce, son nefesimize yetişsin.
Dön dünya dön…
Bakalım kimler kazanacak, kimler kaybedecek…
Son nefeste…
12 Ocak 2026
***
OYSA SEN ÇOKTAN GİTMİŞSİNDİR…
Herkes hâlâ yerinde saydığını sanır; oysa sen çoktan gitmişsindir.
Ait olmadığın bir yerden, sahte dostluklardan, sahte gülüşlerden, pas tutmuş sahte gönüllerden…
Dönüşü olmayan bir gidiş.
Bunu bazen yalnızca sen bilirsin.
Bir de seni gerçekten anlayan. O meşhur söz kulaklarında yankılanır:
“Bir yere uygun olman, oraya ait olduğun anlamına gelmez.”
Asıl kalabalık, özüne ait olmayanların kalabalığıdır zaten.
Aidiyet duygunu görünmez kılan, ruhuna işkence eden, adeta lime lime koparan o kalabalık…
Bir “ah” ve derin bir iç çekişle geriye baktığında;
kavgalarla, sevdalarla, hayallerle, ah’larla, vah’larla, keşkelerle dolu koca bir mâzi kalır ardında.
Yaşanmışlıklar boynunu bükerek, çaresizce sana bakar.
Hızla geçen ve sessizce kaybolan yıllar…
An’ın sahteliği hep tuzak gibi köşede bekler.
Hüzünlü, bir o kadar yanık bir veda selası ruhuna okunmuştur çoktan…
Ölmeden mezara koyma gibi.
Telaşta, gürültüde, oyunda, hesapta, planda bu sela duyulmaz.
Onu yalnızca vicdanıyla yüzleşenler işitir.
Bunun için yalnızlık gerekir; duru bir sessizlik…
Ve kirlerden arınmış, tertemiz bir gönül.
İşte o anda, işitene sor:
İkiyüzlülüklerin dayanılmazlığını, rol yapanların katlanılmazlığını,
hesap içinde hesap yapanları, sahte dost gülüşlerinin iğrençliğini,
adam ettiklerinin ve itibar kazandırdıklarının nankörlüğünü,
yerden kaldırdığın düşmüşlerin hafızasızlığını…
Velhasıl, bu bildik boğucu atmosferde ruhumuzu öldürmeye teşebbüs edenleri sor.
Bir bir anlatacaktır sana:
Ruhumuzu öldürmeye nasıl çoğaldılar.
Ruhsuz beden cesetse, geriye ne kalır bu âlemde?
İçi boşaltılmış bedenler…
Maneviyatsız, şükürsüz, zevke dalmış; zombi bir hayatın sahnesinde figüranlar…
Ruhsuz bedenler karşısında verilen mücadele, aslında ruhumuzu bedenimizde tutma savaşıdır.
Çok darbe aldık.
Ama ruhumuz yıkılmadı.
Kurt soylu olmak direniş ister.
Ruh yoksulluğu çekenler, ruhunu satanlar, ruh kirliliği yaşayanlar
düşünsün gerisini…
Savaşımız sahteliğe…
Gerçekle dirileceğiz…
6 Şubat 2026