Aklımdan geçenler, gönlüme düşenler (5)
Bir cümleden, bir davranıştan ya da bir olaydan etkilendiğimde; düşünceler zihnimde şekillenir, gönlüme düşer ve çoğu zaman sosyal medya üzerinden kaleme dökülür. Zamanla birikir, olgunlaşır ve nihayetinde sizlerle buluşur…
Bozulan toplumsal yapıda; değer yargılarımızı yeniden hâkim kılma, kötülüğü engelleme, iyiliği yaygınlaştırma; karakterli, ahlaklı, dürüst ve vefalı olmanın kıymetini hatırlatma düşüncesiyle yazıyorum. Kendi eksiklerinin farkında olan ve bu eksiklikleriyle birlikte başkalarına da hatırlatmada bulunmayı görev bilen bir yazar olarak, kalemim nereye yönelirse oraya doğru ilerliyor; biriktirdiklerimi ise yine sizlerle paylaşıyorum:
KURDUN ÖFKESİ, YILANIN SİNSİLİĞİ
Kemal Tahir’in Cumhuriyet dönemindeki olayları anlatan ünlü romanı Kurt Kanunu’nu yeniden karıştırırken gözüme o cümle takıldı:
“Kurdun öfkelendiğini anlarsın. Demek ki insana yakınlığı var. Yılanın öfkesi anlaşılmaz.”
Kemal Tahir bu cümlede kurtla yılanı karşı karşıya koyar.
Kurt: Öfkesi açıktır, belli eder. Bu yüzden insana daha “yakın”dır; duyguları anlaşılır, tahmin edilebilirdir.
Yılan: Öfkesi gizlidir, sinsice saklar. Ne zaman vuracağı belli olmaz. Asıl tehlike de işte buradadır.
Kurtların kavgası da öfkesi de meydandadır; bu yüzden mert sayılır. Anadolu’da ise yılanı tarif ederken “yılan gibi sokmak” (ani ve sinsice zarar vermek) ya da “koynunda yılan beslemek” (en güvendiğin kişiden ihanet görmek) gibi ifadeler kullanılır.
Demek ki insan için asıl tehlike, yılan misali sinsi davranışlardır:
Yüzüne gülüp sırtından vuran…
Dost görünüp hançerini hazır tutan…
İyiliğini ister gibi yapıp kötülük için fırsat kollayan…
Dua eder gibi davranıp içinden beddua eden…
Seviyor görünen ama içinde nefret besleyen…
Yüceltiyor gibi yapıp en sessiz anda arkandan aşağılayan…
Kim görmedi bunları?
Kim yaşamadı, kim yaşatmadı?
İşte bu, yılanın sinsiliğini taşıyan insan tipidir. En tehlikelisi de budur. Çünkü sinsilik, karakterin en zehirli hâlidir; örtülü, aldatıcı ve kurnazdır. Her davranışında menfaat peşinde koşar, her fırsatta kötülük arar.
Kemal Tahir’in “Kurdun öfkelendiğini anlarsın” sözünde ise tam tersine açık, net ve dürüst bir duruş vardır. İnsanda aranan da budur: öfkesi de iyiliği de sevgisi de duası da değişmeyen bir tavır. Hatanı yüzüne söyleyebilen, eksiğini saklamayan mert bir duruş.
Bugün belki de en çok aradığımız şey de budur.
Osman Öztunç’un haykırışındaki gibi:
“Ekin ektim, başak yılan
Kuşandığım kuşak yılan
Yorgan akrep, döşek yılan
Bir gün rahat yatamadım
Suları ıslatamadım.”
Yani aranan, yılan gibi sinsilik değil; kurt gibi açıklıktır.
Belki de mesele sadece kurt ya da yılan olmak değildir. Asıl mesele, kimin öfkesinin açık, kimin niyetinin gizli olduğuna iyi bakabilmektir.
Sosyal hayatta bir de “yılan kim, kurt kim?” diye ayırt etme kavgamız var ya… İşte o da ayrı bir ömür tüketiyor. Çünkü artık her şey birbirine karıştı; herkes birbirine benzedi.
14 Şubat 2026
VEFA BİR TESLİMİYETTİR
Vefa, özünle ve ruhunla bir teslimiyettir. Vefa, ısrarlı ve kesintisiz bir takip; fedakârlığın en uygun zamanı yakalayabilmesidir.
Vefa; her şartta, her zorlukta, muhatabının karşısında iyiliğe, sevgiye ve dostluğa teslim olabilmektir. Filmdeki Ramiz Dayı’nın repliğinde dediği gibi: “Teslim olunmadan sadık olunmaz, yeğen.”
Arının kovana, balığın denize, tohumun toprağa, kuşun gökyüzüne, koyunun çobana, askerin komutanına teslimiyeti gibi…
Vefa, iyi günde pek anlaşılmaz; asıl yüzünü zor günlerde gösterir. Çünkü vefanın en uygun iklimi, zorlu zamanlardır. Bunu başarabilenler hazine karakter ve şahsiyettir.
Zor zamanlarda gördüğün vefa, ömür boyu yüreğinde bir huzur portresi olarak kalır. O anlar gözünün önünden hiç gitmez; insan onları tekrar tekrar yaşamak ister. Çünkü ispatlanmış bir vefa, ispatlanmamış on sadakat sözünden daha kıymetlidir.
Elini zamanında tutan varsa, günü geldiğinde sen de tutacaksın…
Düştüğünde kaldıran varsa, günü geldiğinde sen de kaldıracaksın…
Kapalı yolunu açan varsa, günü geldiğinde sen de açacaksın…
Sana nefes olanlara sen nefes olamıyorsan, bu nankörlüktür; vefanın hançerlenmesidir.
“Ben, ben, ben” diyenlerin değil; “biz” olabilenlerin şuurudur vefa…
“Herkes vardı, kimse yoktu” denilen yerdeki “kimse”dir o vefa…
Bu, karşılık beklemek değil; vefanın doğası ve terazi ayarıdır. O terazi bir kez bozulursa, Mevlana’nın şu sözünde tartılır tüm davranışlar:
“Köpeği köpeklikten çıkarıp insana dost yapan sadakat ve vefadır. İnsanı insanlıktan çıkarıp köpekten aşağı yapan ise sadakatsizlik ve vefasızlıktır.”
Çünkü vefa, insanın insana bıraktığı en duygusal ama en ağır izdir.
O derin izi bırakanlara selam olsun…
İze çamur bulaştıranlara ise Allah hidayet versin; çünkü onların yolculuğu, iflahı zor bir dünya yolculuğudur.
15 Şubat 2026
ÇUKURA DÜŞEN VE DEBELENENLER…
Sosyolojik tahlilleriyle büyük değerimiz olan Türk aydını merhum Erol Güngör, “İnsana ahlâkî şahsiyetini asıl veren yer, onun yakın çevresidir.” der.
Aklın, ahlâkın, îmânın, insânî değerlerin ve ölçünün kaybolduğu ortamlar, mecâzen çukura düşmeyi ve orada debelenmeyi tarif eder.
Bu yüzden çevre çok önemlidir.
O çevre nicelerini yoldan çıkarmıştır. Abdurrahim Karakoç’un “Dönekname” şiirindeki gibi olmuştur birçok karakter:
“Tevâzuu severdi, kaynatıp taşırdılar
Girdi hırs ambarına, çıkamadı bir daha…
Haramla yağladılar, kibirle pişirdiler
Bulanık göl ettiler, akamadı bir daha…
Yakın arkadaşları çöplük yaptı beynini
Doldurdular ve sonra dökemedi bir daha…”
“Cennetlik” dediğimiz nice insan, çevresinin tesiriyle çukura batmış; gün geçtikçe bedeninde yük, ruhunda ağırlık hissettikçe, insânî değerleri bünyesinden atmış ve cehennemin yolunu adeta kan-ter içinde örmeye koyulmuştur.
Ah o para hırsı, ah o makam hırsı, ah o gelecek hesabı, ah o her şeye hâkim olma ihtirâsı…
Zaptedilmeyen nefsânî arzular öylesine sınırları aşmıştır ki, o çevrenin içindekiler bile “utanç” noktasına gelmiştir.
Kötülüğün sembolü İblis, adeta bunların ruhunu ele geçirmiş; bedenlerine yön tayin etmektedir.
Bu yüzden bunların îmân ve insânî değer adına hiçbir kutsal yanı kalmamıştır. Daha doğrusu, hiçbir konuda Allah korkusu kalmamıştır.
Şu mübârek günlerde bile kötülük kadehlerini İblis doldurmaktadır.
Mânevî atmosferde dualara “âmin” demek, günahlardan arınmak, bin pişmanlık duymak ve “Biz bu çukura nasıl düştük?” diye muhasebe etmek yerine; zanlarla, şizofrenik üretimlerle hâlâ şeytan yarıştırıyorlar…
Çünkü her kötü tarifte kendilerine seslenildiğini sanıyorlar. Çünkü yaşadıkları hayata ayna tutuluyor.
Şeytanın yarıştığı bir ortamda dürüst, ahlâklı, tuz ekmek hakkını bilen bir dost kalmayınca, kimse “Kendinize çeki düzen verin” diye uyarmıyor; onlar da doğal olarak İblis’in ödülüne talip olmak için koşturuyorlar…
Çukur çok kişiyi yutmuştur.
Kimi de son anda hidayete ererek çukurdan kurtulmayı başarmıştır.
Ancak bazıları o kadar derine batmıştır ki, onlara “alçak” bile demek haksızlık olur. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:
“Bazı kişiler vardır ki, onlara alçak bile diyemem. Çünkü alçaklık bir seviyedir, onlar çukurdur, çukur.”
Allah bize “Cennetlik” tadındaki insanları hayatımızda dost olarak nasip eylesin…
Ve son nefesimize kadar onlarda, biz de bozulmayalım. Amin…
27 Şubat 2026
ATTIK BİR ÇİZİK DAHA!
Dil, insanın kimliğinin ve karakterinin bir yansımasıdır.
Dil, tanımak istediğin kişinin aynasıdır.
Bir insan, pek çok yönünü diliyle ele verir.
Güvenilir mi değil mi, ikiyüzlü mü değil mi, menfaatçi mi değil mi, fitne ve fesat mı yayıyor, bilgili mi değil mi, ahlaklı mı değil mi… Diline bak, anlarsın.
Dil konusunda en nefret ettiğim insan tipi; yüzüne başka, arkandan başka konuşan ve davranan kişilerdir.
Bu, bir kişilik bozukluğudur; bir karakter hastalığıdır.
İmam Şafiî’nin şu sözü ise adeta hayatımızın bir yaşam fragmanı gibidir:
“Seni sende olmayan meziyetlerle öven bir insanın, bir gün seni sende olmayan hallerle kötüleyeceğinden hiç şüphen olmasın.”
Ne de çok yaşıyoruz bunları, değil mi?
Çünkü defolu karakterler her ortama ayrı ayrı uyum sağlamak ister. Bu yüzden sana söylediği sözler başka bir ortamda karşılık bulmuyorsa, orada da tam tersini dile getirir.
Olmayan özelliklerinle över, yine olmayan özelliklerinle kötüler. Gerçeği değil; olmayanı, yaşanmayanı pazarlar.
Herhâlde dost ve arkadaş bildiklerimizin arkamızdan konuştuklarını duysak… (Ki zaman zaman çok duyuyoruz.) Âlemde dost ve arkadaş sayısı bir elin beş parmağını geçmez.
Seni senden çok düşünüyormuş gibi yüzüne konuşup, senin olmadığın ortamlarda da seni olayın içine dâhil ederek hayal âleminden hikâyeler uyduranların; çoğu zaman yolunu açtıkların, iyilik yaptıkların, sıfat ve itibar kazandırdıkların olması ise hayatın trajik bir cilvesidir.
Elbette böyle durumlar karşısında, diliyle kendini ele verenlere karşı güven alanını daraltacak ya da onları hayatından köklü biçimde çıkaracaksın.
Hayatında var olup da kendini gizleyenlerin ise bir gün deşifre olmasını bekleyeceksin.
Yine yazdık bir hayal kırıklığı eserimizi daha…
Attık bir çizik daha…
Sıradaki gelsin…
7 Mart 2026
BAK GÖRÜRSÜN!
Hayatın bazen kendiliğinden işleyen kaideleri vardır.
Karşına çıkan bir hiçlik, bir pislik ya da bir sığlık davranışı; kimi zaman gerçekleri daha geniş ve daha net biçimde görünür kılar. Bu hâl, çoğu zaman tetikleyici bir özellik taşır.
Bazen senin ölçülü ve sınırlarını bilen davranışların değil; karşındakilerin sergilediği bu çıplak hiçlik, pislik ve sığlık tavırları gerçekleri bir bir ortaya döker.
Çünkü onlarınki gürültülü, pervasız ve çirkef bir davranıştır; bu yüzden de daha çok dikkat çeker.
Maskeler düşer, ahlaksızlık deşifre olur, kokuşmuş karakterler somutlaşır, saklanan çirkinlikler gün yüzüne çıkar.
Artık gözlemcilerin, hakemlerin ve karar vericilerin bile söyleyecek sözü kalmaz. Çünkü bugüne kadar idare edilen, göz yumulan hiçbir durumun mazereti, bahanesi ve örtüsü kalmamıştır.
Ancak kötülüklerin sahneden çekilmesi için bazen sadece uzatmaları beklemek gerekir.
Kulun kötülükler karşısında sabır uzatmaları vardır; bir de Yaradan’ın yaratılış hesabı, ilahi adaleti…
Mevlânâ ne güzel söylemiş:
“Kötülükte bulundun mu kork; çünkü o bir tohumdur. Allah onu mutlaka yeşertir, bitirir ve karşına çıkarır.”
Kalbinin kötülüğü yüzüne vurmuş çirkin ruhlu insanlar istedikleri kadar kötülük tohumu eksin…
Vakti geldiğinde o tohumlar filizlenir, boy verir ve ektikleriyle yüzleşmekten kimse kurtulamaz, kaçamaz.
Şeytanla yarışırken günü geldiğinde hesabını veren nice kötü ruh ve beden sahipleri gördük…
Dün hesabını verdiler, yarın da verecekler.
Ne demişler: “Terazi tartıyla, her şey vaktiyle.”
Dünya menfaatleri için köpekleşen, nefsi arzuları için sırtlanlaşan hiç kimse huzur içinde yaşayamaz.
Gölgeleri bile kendilerine yük olur.
Çünkü her pislikte bir iz bırakmışlardır.
Bu yüzden her olayda paranoyaklaşır, her gölgede kendi suçlarının hayaletini görürler.
Bazen de kendi kötülük hayaletlerini başkasına kostüm olarak giydirmeye çalışarak rahatlamaya çalışırlar. Ama o kostüm her bedene uymaz…
Maziye bak, hayata bak, çevrene bak…
Hep bunların hazin sonunu görürsün.
Terazi tarttı, vakit yaklaştı…
10 Mart 2026
ORAYA BAŞKA, BURAYA BAŞKA
Herkesin çevresinde, kaderin tanıştırdığı bazı insanlar vardır. Bu tiplerin hayatı boyunca tek değer yargısı, her nefes alış verişlerinde düşündükleri kendi menfaatleridir.
Kimi zaman başkalarına dost gibi görünürler, kimi zaman düşman gibi davranırlar; her şey tamamen “Ne kazanırım?” ölçüsüne bağlıdır.
Onlar için sürekli bir denge arayışı vardır; hak ve hakkaniyet onlar için geçerli değildir. Önemli olan hep “Ne olur, ne olmaz?” sorusudur.
Bir olayda menfaatleri varsa, suç ve suçluya bakış açıları da sürekli değişir: Aynı suçu (A) kişi işlerse linç eder, (B) kişi işlerse menfaat ve denge arayışı gereği “Ne var ki bunda?” diyebilirler. İşte bunlar, en aşağılık insan modelidir.
Bu tipler, şahit oldukları en namussuz hâlleri sıradan bir olay gibi pazarlar, en sıradan olayları ise namussuzluk olarak sunarlar.
Her durumda menfaat kokusunu takip eder, ihtimali canlı tutar ve her tarafı ayrı ayrı idare ederler.
Oraya başka, buraya başka davranarak her olayı menfaat süzgecinden geçirirler.
Hep menfaat kaybına uğrama korkusu taşırlar.
Para, pul onlar için adeta ölümsüzlük iksiri gibi değer taşır.
Bu kişiler için Hz. Ali’nin, “İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru değildir… Bu suretle birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük yolunda cesaretlendirirsin.” sözü hiçbir anlam ifade etmez.
Çünkü kötü insan da, iyi insan da onlar için her an faydalanacakları, menfaatleri için kullanacakları potansiyel figürlerdir.
Bunlara İmam Gazali’nin, “Birtakım arzularının yerine gelmesi için küçülme.” sözünü de tavsiye etsek, onlar için mikroskopla görülecek menfaatler bile ölüm kalım mücadelesi gibi görünmektedir.
Ne diyelim Allah küçültmesin…
Menfaatleri için değer yargısını yitirenler, bulundukları yerin kokuşma ürünüdür. Çıkarları için hiçbir ahlaki ölçü tanımayanlar, toplumun çürüme unsurudur.
Dünyalık menfaatler peşinde koşarken değer yargın kalmadıysa, adalet terazin hileli ise bil ki, insanlık orada ölmüştür.
Ölen ne çok insan var çevremizde…
Kokuyorlar…
Hem de iğrenç bir şekilde…
22 Mart 2026